Kayıtlar

sırasızlık

Ankara'dan sonra İzmir'de beni en çok şaşırtan (çekmece dolap atkı kazak dolu, bekle bekle "kış"ın gelmemesi dışında) otobüs duraklarında sıraya girmesini beceremeyen (ya da böyle bir şeyi hiç düşünmeyen, sıraya girmek nedir bilmeyen ya da belki hayatında hiç sıraya girmemiş) halk oldu. Her şehrin kendine özgü insan yapısı vardır. Sustum, saygı gösterdim. İttirildim, savruldum, yanımdaki zor yürüyen yaşlı teyzeye yol verdim, bir adım geride durdum diye küfür bile yedim, İzmir'li bayanlarca otobüsün kapısının önünde manken gibi dikilmemem gerektiği, açıkgöz olmam ve otobüse çevik bir hareketle atlamam gerektiği hususunda uyarıldım. Artık ittirip kaktırıyorum, kolumu güruhun arasına sokuyor, insan topluluğunu yarıyor ve kendi küçük bedenime bir yer açarak binebiliyorum otobüslere. Alışmış olmam, bu durumu kabullenmemi gerektirmiyor neticede. Hala merak ediyorum: İzmir'li neden sıraya giremiyor?

daha çok beklersiniz

mesai sonrası, eve dönüş yolunda "gelmeyen belediye otobüsleri" maratonuna katılmış, koşturuyorum. alsancak'tan eve dönüşün iki yolu var. ya otuz kırk dakika bekleyecek ve yaklaşık kırk elli dakika süren "işkence" bir otobüs yolculuğu yapacağım elli kuruşa üzerinde olimpiyatlardan bir görünütü olan kentkartımla ya da oniki dakikada kapımdayım onsekiz yetele'ye taksiyle. bu "güzel" izmir'de "gelmeyen belediye otobüsleri" dışında bir ulaşım yok çünkü üçkuyular taraflarına. ne vapur, ne dolmuş, ne özel otobüs, ne çift katlılar ne de metro... güzide şehir izmir halkının çoğu bilir, alsancak-üçkuyular hattının vazgeçilmez otobüsüdür 169. gelin görün ki, bunca talebe rağmen sabah öğle akşam balık istifidir 169. özellikle de yaz aylarında, izmir halkım sıkışıklıktan terlerinin birbirine karışmasının verdiği samimiyetle elele, gözgöze, dizdize toplu bir cinnete girer 169'larda. varsa yoksa gürültü kirliliği eski püskü belediye otobüsleri ...

Küçük kız ve Bük

Kadın başını yanında uyuyan sevgilisine dayadı ve karşısında uzanan koca maviliği içine çekti, ayakları çakılların üzerinde, denize doğru açılmış eteğinin kenarından bacaklarını yalayan dalgaların taşkın köpüklerine anlattı tüm bildiklerini Bunlar, dedi Bunlar artık benim işime yaramayacak güzel bük. Tüm bildiklerimi al ve bana kendi bildiklerini ver. Aşık olduğum sen misin yoksa memleketin güzelliği mi? Sıradan bir yarımadada, küçük bir kız; koşup oynuyor kendince. Saçları iki yandan örülü, yüreği taşıyamayacağı kadar ağır coşkuyla dolu, koşturup duruyor yarımadanın sokaklarında. Çocuk işte; bazen düşürüyor yüreğini toprağa, canı yanıyor, iki ağlıyor, sonra bıraktığı yerden tekrar devam ediyor koşturmasına. Toprak yolları, çakılları, kurbağaları, Sahile vuran mideyeleri, deniz sonrası kirpiklerde biriken tuzu, Pembe beyaz begonvilleri Rüzgarı, rüzgarı, rüzgarı, Kafada saç bırakmayan lodosu, İnsanı dirilten buzdan bozma denizi, Küçücük limanı, Tekneleri, Birbirinden ş...

Turuncu Balık

1. Bölüm: Bir zaman Sabahın serinliğinde, çimlerdeki buz tutmuş bir çiğ tanesiyim ben. Gökyüzünden buraya düşene dek oluştu bedenim. Eskiden kocaman, mavi -ama hiçbir insanoğlunun tanımlayamayacağı güzellikte bir mavi-, masmavi bir bulutun parçasıydım. Anne bulutun milyonlarca yavrusundan biriydim ben de. Anne bulut bir gün güneşe gider ve şahane bir kırmızı şarap alır ondan; içenlerin içini güneş gibi ısıtan, yanaklarını pembeleştiren ve tüm güzellikleri, çirkinlikleri aydınlatan, yani tüm gerçekleri gözler önüne seren bir şarap. Kırmızı şarap aslında güneşin bir parçasıdır; her gün damla damla hayatımıza yayılan, fazlası başımızı döndüren, tüm saklanmışlıkları ortaya çıkaran, karanlıkları aydınlatan. Anne bulut bu şarabı içmek için gün ışığının kaybolmasını bekledi. Saklandıkları yerden ortaya çıkanların tekrar karanlığa gömülmesini ve şehre puslu soğuk havanın inmesini bekledi. Yorganının altına girdi ve sabırla gizemin evrenin her zerresine sinmesini izledi. Hani insan nasıl gün...

karaköydeki büfede tost ayran

bankacılar sokağı - galata köprüsü - kemeraltı caddesi kesişimindeki yol ortası büfede tost-ayran beklerken istanbul, başıboş deli şehir, her köşesi doldurulmuş zengin çılgın şehir, insanı unutan yutan zaman zaman boğan koca şehir. kime yetişeceksin? nasıl yetişeceksin? keşmekeş curcunanın ortasında kaybolmuşluk. tost kötüydü. ayran güzel. sabahın açlığı bastırıldı. çay olmadan olmaz. işletmeciler suratsız. şekerin çayda eriyişi gibi eriyiveriyor insan istanbulun sokaklarında. azgın trafikse kaşık görevini görüyor ve yok ediyor insanı şehrin girdabında

odtü-baraka-dksk-demirkazık-utku-bürkan

Ankara’mın sevgili bir üniversitesidir ODTÜ. Ülkenin dört bir yanından gelir öğrenciler. İlkin kimse tanımaz birbirini. Tek başınasındır geldiğinde. Kendi çocukluk heveslerin vardır, hayallerin, coşkuların; paylaşılmayı, paylaşıldıkça artmayı bekleyen. Birgün yolun BARAKAnın önünden geçer... BARAKA bir küçük binasıdır ODTÜ’nün. İnşaat zamanı, plana aykırı inşa edilmiş derme çatma köhne eski bir yapıdır. Ne önemi var diyeceksiniz? Nedir bizi, hepimizi bu kadar birbirimize bağlayan? BARAKAydı kuşkusuz dağlara, bayırlara, kayalara olan sevdamızın kaydını tutan. BARAKAydı nice aşkların tohumunu serpen, bir ömür boyu arkadaşlıklarımızın temelini atan. BARAKAdır, BARAKAmdır, BARAKAmızdır bizi ve coşkun sevdalarımızı kucaklayan. Nice resimler çizildi, yazılar yazıldı, sloganlar atıldı duvarlarına. Çatısına çıkılıp şaraplar içildi, önünde ateşler yakıldı, çadırlar kuruldu, fotoğraflar çekildi. Ne muhabbetlere, ne çay sohbetlerine ev sahipliği yaptı BARAKAm. Yönetim önce duvarlarını griye boya...

benim ülkem

15 Eylül Benim ülkemdeki gibi her gün hektarlarca orman yanmıyor burda ya da mayınlar yüzünden zavallı askerler can vermiyor ya da başkan her gün birbiri ardı sıra aptalca laflar etmiyor "askerdir tabi ki ölecek" gibisinden. Lübnan’a asker de yollamıyor bu ülke. Ne var ki ülkemin çocuğuyum ben! Atsam atılmaz, satsam satılmaz bir ülke. Burada insanlar 22-23 yaşlarında çocuk sahibi oluyorlar. Çünkü bizim gibi korkmuyorlar. Burada insanların hayatı –bizdeki gibi- çocuk doğurduklarında bitmiyor, eve kapanmıyorlar. Sokaklar genç anne babalarla ve çocuk arabalarıyla dolu. Otobüslerde, metrolarda, alışverişte, kitapçılarda ve hatta müzelerde. Çünkü olanakları var. Çünkü ulaşabiliyorlar. Çünkü medeniyet denen –bizim bir türlü beceremediğimiz- şey var burada. Düşünün, ben çocuk doğurdum ve çocuğumla Mimkent’teki evimden Karşıyaka’ya gezmeye gideceğim. Benim zor bindiğim bir metre basamağa sahip dolmuş nanesinde olay baştan kopuyor zaten. Sonra ben o çocuk arabasıyla belediye otobüsüne...

Avrupa’yı Bitirmek

10 Eylül “Sziget, Radiohead”, “Delft Macerası”, “Fareler ve İnsanlar Aynı Yatakta”, “Prag’a Gidememek”, ya da “ Keraneler Sokağında Balkabağı Çorbası” gibi hikayelerin ardından sanırım Avrupa’nın son hikayesine geldik. Diyeceksiniz ki, sen de amma abarttın, alt tarafı bir aydır ordasın. Evet, doğru. Fark ettim ki Avrupa bir aylıkmış zaten –seyahat için-. Hele de yalnız başınıza yollardaysanız bir ayda tükenme noktasına geliyor. Şöyle ki, artık yaya geçitlerindeki kırmızı ışıklarda siz de diğerleri gibi araba olmasa dahi bekler olduysanız, çay poğaça yerine kahve kuruasanla öğünleri geçiştirmeye alıştıysanız, başlarda “small” la başladığınız kahvenin boyutu normalde asla bitiremeyeceğiniz “medium” a çıktıysa ve artık sokaktan geçen güzel erkekler yolunuzu değiştirmenize neden olmuyorsa, mimari harikası asimetrik binalar ağzınızı açık bırakmıyorsa, her köşe başındaki modern heykeller artık ilginizi çekmiyorsa, fotoğraf makinenizi çoktan omzunuzdan düşürdüyseniz ve kullanılmamış slaytlar ...

Fareler ve İnsanlar

2 Eylül En son hatırlarsanız arkadaşın evinde yakışıklı conilerin arasına yerleştim diye yazmıştım Delft denen illet küçük kasabada. Efendime söyleyeyim, anlatmaya şöyle başlayayım: Gece dışarı çıkasım gelmedi, çok yorgundum. Perdeler açık, gözüme de bant koydum şu uçakta verilenlerden ki ışık gelmesin, rahatsız edip uyandırmasın. Nitekim çok uykum var. Frankfurt ve üstüne Rotterdam yormuş bünyeyi. Gecenin bir körü bir sey geçti içimden sanki, huylandım, uyandım, koluma baktım yok birşey... Diğer tarafıma döndüm maşallah mışıl mışıl uyuyorum. Sabaha doğru bu sefer de bacağımın içinde birşey hissettim, kımıl kımıl, pijamamın içine ellerimi soktum, bir engele rastlamadı. Dedim neler oluyor. Gözlerimi açmamın vakti geldi. Gözümü açtım, yatağın içine baktım, yorganı kaldırdım ve ayaklarıma kadar uzandı bakışlarım. O da ne??? Minik bir fare.... Evet evet fare, pırrrrr diye yataktan fırladı, şömineye kaçtı gitti. Tuhaf bir duygu kapladı bedenimi. Sadece “aggggyyy” benzeri bir ses çıktı ağzım...

Delft'e vardım

30 Ağustos Kendimi sonunda Delft’e attım ki nasıl bir atmak... Rotterdam’da Erasmus Köprüsü senin, Gabo’nun heykeli benim gezdim durdum. Şu an Delft’de bir dolu coniyle aynı evdeyim. Kaldığım ev maşallah Hollanda’nın tüm çıtırlarının toplandığı ev çıktı. Şanslıyım. Dışarı çıkacak en ufak bir enerjim yok. Pencere sonuna kadar açık, Hollanda şartlarına ayak uydurdum. Karşıdaki evler aynen naklen yayında, keza ben de. İnsanın hiç canı sıkılmaz burda, otur pencereden izle. Ortada yeşil tutmuş Eskişehir’in Porsuk vari bir kanal var Olleyyy, çanlar da başladı, saat 9 olmuş. Burası nasıl desem ilk izlenim olarak küçücük fıçıcık...

Keraneler Sokağı ve Balkabağı Çorbası

29 Ağustos Yorgunluk Ve yorgunlukkkk Her gittiğim şehirde modern müzeye gitme adeti edindim. Aferin bana. Buradaki (Stuttgart)müze binasının kek dilimi şeklinde olması ve benim müzeye aslında içindekileri değil de binanın mimarisini merak ettiğim için gitmiş olmam ayrı bi konu. Sonuç pek şahane. Adamlar göz yanılsaması yaratmak için kare kare değil de karo karo yer döşemeleri kullanmışlar. Mekanın algısını değiştiriyor. Şu an Frankfurt’tayım Çantayı ite kaka tren istasyonunda bulunan locker lardan birine tıktım Malum Türküz ya küçüğüne soktum çok para vermemek için. Locker ların önünde küçük bir Türk kızı, yanında kendinden büyük bir çanta, tekmeleye tekmeleye çantasını dolaba sokmaya çalışıyor... Manzara bu. Birazdan, istasyondan fazla uzaklaşmamak kaydıyla (istasyonun karşısındaki sokak keraneler sokağı... pek tekin degil ama napalım artık, elde bu var...) bir restoran beğendim, ona gidip balkabağı çorbası içeceğim. Vakit geçirmem gerekiyor. Gece 12’de de Rotterdam’a biletim var. Oto...

Summer of Love

25 Ağustos Gidilen "Summer of Love" adlı sergi -hatta meraklısına http://www.kunsthallewien.at/ adresinden ulaşılabilir- hayatımda gezip görebileceğim en tribal sergiydi diyebilirim. Sergi 68 kuşağının grafik tasarımlari -posterler, konser afişleri, fotoğraflar, Beatles, Rolling Stones, Velvet Underground, Janis Joplin, Dylan, komün evleri ve daha neler neler- video art, Warhol’un manyaklıkları, o zamanın plakları, konser kayıtları, bitmeyen bangır bangır Jefferson Airplane müziği (daha yeni bit pazarından plağını da almışım) ve muazzam ışık gösterileriyle dolu dolu bitmeyen bir sergi. Sekiz on tane değişik degişik odalara giriyorsun ve dört bir yanında dev ekranlarda ışık gösterileri yapılıyor. Kendini renklere şekillere kaptırıp gidiyorsun zaten... başka bir odada disco simülasyonu basmışlar deli gibi müzik ışıklar yanıp yanıp sönüyor yerler tribal grafiklerle dolu, insan haliyle kendi kendine dansetmeye ve ışığın etkisiyle uçmaya başlıyor. Düğmesine basınca fırıl fırıl dö...

Prag’a Gi-de-me-mek

22 Ağustos Bilen bilir, bu tatilin atan kalbi “Prag” dı aslında. Bir heyecan, bir heyecan. Velhasıl, Prag’a gitmek her babayiğidin harcı değilmiş, bunu öğrendik. Buyrun buradan okuyun: Hikayeye başından başlamak gerek. Tatil planı yapıyorum. Vizeler, dilekçeler, doldurulan formlar, bankaya yatırılan paralar, pasaport fotokopileri, randevular, uçak, tren, hostel, otobüs rezervasyonları… Shengen alındı, suratta bir mutluluk, keza Macar vizesi de alındı, vücutta bir rahatlama, Çek –üstün ülkesi- için hostel ayırtıldı. İzmir’de işten izin alındı Ankara’ya gidildi ve tüm Avrupa ülkelerinin kabul ettiği sigorta şirketini kabul etmeyen Çek Elçiliği ilk cinsliğini koydu. İkinci cinsliği ise otel rezervasyonunun mail çıktısı değil fax olmasını arzulamasıydı. Prag’dan istettim, yolladılar, kolay iş. Pasaportu Ankara’da bırakıp İzmir’e dönmek zorunda kaldım. Yeni bir sigorta, belgelerin kargolanması, araya giren arkadaşlar, Cevahir, Güçlü, birisinin götürüp birisinin vizeyi alıp bana geri yollama...

Budapest - Radiohead – Sziget

20 Ağustos Herkesin hep beraber Yeni Zelanda’ya göç etme fikri vardır berabercene. Diyorum ki o kadar uzaklara gitmesek de hazır yakında bu kadar yaşanası sevilesi görülesi gezilesi keyif mekanlar varken -mesela Budapeşte gibi- bu yakınlarda kalsak. Hayatımda (Bali’yi geçiyorum, tropik mekan) bu kadar yeşilin hakim oldugu dağdan bayırdan sokaklardan çimin ağacın bitkinin fışkırdığı başka bi kent görmedim ben Ne boktan kurak bir şehirde yaşıyormuşum meğer En kısa zamanda kurtarmalı bünyeyi Burda sokağa bi çıkıyorsun Heryer herşey, her köşe sanat müzik dans… inanılmaz bir yer. Muhteşem; iki tarafı da, Buda’sı ayrı Peşte’si ayrı ayrıntılı, tarihle bezenmiş köprüleri sabaha kadar bitmeyen beleş ulaşım sistemi sayesinde yaşayan, her köşe başı müzisyeni ve tanrım tabi ki erkekleri….. Gece sabaha kadar süren otobüslerin yarısı elinde içki şişesi sarhoş gençlerle diğer yarısı öpüşüp koklaşan tiplerle (ben bu kadar öpüşgen başka bir millet görmedim, havada karada sokata otobüste heryerde herkes...

Viyana - tatil başlangıcı

9 Ağustos Gün ne hızlı geçti Gece boyunca Tuna’yla Viyana barlarında barhopping yaptık, birinden diğerine... Gece bir barda B-52’yu çakmakla tutuşturup da servis etmeleri, benim ne yapacağımı bilememem, o sırada Tuna’nın shotunun içine limonu düşürmesiyle taşan içkiyi masadan benim pipetimle içmeye çalışması ve sonunda pipeti kapıp korkarak hala alev alev yanmakta olan bardağa sokup içime çekişimle bardağın çatlaması geceyi sonlandıra etken oldu. Haliyle sabah erken kalkamadık. Ancak öğlene doğru uyanmam ve ardından gözde mimarım Gaudi’nin pabucunu dama atmama neden olacak kadar beni etkileyen deli çatlak diğer bir isimle tanışmam: Hundertwasser. Allahım... İnsan bu kadar mı rengarenk bu kadar mı şeker bal damlayan yapılar yapabilir? Kesinlikle böyle bir ev istediğime karar verdim. Kısaca gayet sanat sepet dolu bir seyehat diyebiliriz. Bunun dışında keyfim gıcır. Gözümü kapattığımda design görüyorum. İçim doluyor seviniyorum.

iki şehrin farkı

Ankarada insanlar “Dost” un önünde buluşurlar (kendisi eski bir kitapçıdır) İzmirde ise “Sevinç” in önünde buluşurlar (kendisi eski bir pastanedir)

İzmir'deki gizli Endonezya

Endonezya’ya gidemedim diye üzülmem boşunaymış. İzmir’de yanlış yerlerde takılıyormuşum meğer. Direk Gaziemir’e gelmek gerekiyormuş. Otobüse İzmir’de bindim, yarım saat sürdü sürmedi, Endonezya’da indim. Sıcak tepede. Şehir yanık et kokuyor. Basık basık dükkanlar kolkola vermiş dizilmiş yanyana; egsozcu, inşaatçi, simitçi, araba tamircisi, köfteci... esmer tenli kısa boylu yardımsever insanlar. Buralarda bir beyaz olarak tüm gözler üzerimde. Beli bükülmüş karşıdan karşıya geçmeye çalışan teyzeler, dişleri dökülmüş el arabası iten yaşlı amcalar, bir elinde on ekmek diğerinde bisiklet kilidiyle dolaşan şişe dibi gözlüklü dedeler, gelen dolmuşlara ‘ayrançııı ayrançıııı ayrançıııı’ diye çığırtkanlık yapan gençler. Tek eksik şehri kucaklayan hindistan cevizi ağaçları. İzmir’in dinginliği sakinliği burada yok. Bir koşuşturmaca, kaçıştırmaca, üçüncü şehir İzmir burası.... Meğer ben ne kaymak tabaka insanıymışım!

başlamadan biten aşklar üzerine

eski aşklar vardır bir o kadar da yenisi bitmişler vardır tarih olan yeni başlayacak olanlar, henüz flörtgenlik evresinde bir de tadı damağında kalanlar vardır kiiii başlayamadan biten

deprem anıları

ekim 2005 bilmeyen varsa önceden söylemekte fayda var: buraları deprem vurdu durdu dün, sabah saatin çalmasıyla depreminde sallaması, uyanmayı ve akabinde ayılmayı tez elden tetikleyen neden oldu. okula geldik, sabahtan da birkaç tane patlattı derken derse girdik, derste de salladı, öğrenciler titremeye başladı, aşağı inildi tekrar yukarı çıkıldı, sonracığıma öğlen saatlerinde okulun unuttuğu en alt katın küçük bir sınıfında üç öğrenci bir hoca bir de asistan ben olmak üzere ders yaparken gümbür gümbür bi tane daha oldu, bunda kendimizi pencerden dar attık, sonra hoca tutturdu hadi girin içeri geçti diye, derse devam ettik, kahve molası verip yukarı kantine çıktığımızda okulun ve derslerin iptal olduğunu herkesin evlere dağıldığını öğrendik, bu molayla ders te bitti haliyle, sonra tanımadığım insanların arabasıyla alsancağa indim, asistan arkadaşın biriyle yürüdük yürüdük kahve içtik konuştuk, sonra o annesiyle buluşmaya gitti, başkalarını aradım, kimseyi bulamadım, yalnız yalnız sokak...

4 yıl öncesinin "küçük yol defteri"

....Zaman geçmiyor. Bu satırları yazdığım defteri de az önce kantinden aldım. Sırf okulda canım sıkılmasın , yazı yazayım diye aldım. Tarih: 13 Mayıs 2002... ....Ne kadar yazarsam yazayım zaman geçmek bilmiyor. Hava da soğuyor yavaştan. Keşke üşenmeyip alsaydım deri ceketimi. Ama daha adımımı apartmanın dış kapısından yeni atmışken söyledim bunu, keşke alsaymışım. Ama bunu söyleyene kadar kapıcının yanından geçmiş bulundum. O da tam o sırada yerde bir işle uğraşıyordu. Ben geçerken durdu, düzeldi ve geçmemi bekledi. Ben de geri dönüp onun önünden bir daha geçmek istemediğim için yukarı çıkıp almadım ceketi. Belki arka taraftan dolanıp adamın önünden tekrar geçmeden de ulaşabilirdim çıktığım kapıya, ama buna da üşendim işin aslı. Montu almak için dolanmaya değil, kapıcının önünden geçmemek için dolanmaya üşendim. Şimdi de çişimi yapmak için aşağı kata inip çıkmaya değil, eteğimi kaldırıp kilotlu çorabımı indirmeye ve hiçbiryere değmemeye dikkat etmeye üşeniyorum.... ...Bazen keşke sigar...