Kayıtlar

eskilerden etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

DEDEM

Sene 1919, ülkedeki pek çok erkek gibi onun kocası da savaşta. İç Anadolu’nun Çorum ilinde gözü yaşlı, karnı burnunda bir kadın. Gelen ölüm haberiyle baygınlık geçiriyor. Ayıldığındaysa doğum başlamış bile. İşte böyle soğuk bir Mart günü dünyaya geliyor Hayri. Anne hala giden ve ardında iki yetim evlat bırakan kocanın ardından ağlıyor, sütü gelmiyor bile. Hayri 7 aylık doğduğu için minnacık, içine bir örtü serip ayakkabı kutusuna koyuyor akrabalar, henüz beşiği hazır değil. O  kadar ufak ve çirkin bir şey ki, 'yaşamaz' bu çocuk diyorlar. Ama yine de arada ağzına pamukla şekerli su damlatıyorlar beslensin diye. Ve o yaşamaz dedikleri Hayri hayata tutunuyor, büyüyor, abisiyle oynuyor, derelerde yüzüyor, okullara gidiyor, ve bir tapu kadastro memuru oluyor. Güzeller güzeli bir kızla evleniyor, adı Zeynep. Üç çocukları oluyor sırayla Cihan, Nurhan, Erhan. Anadolu’nun uğranmadık köyünü kasabasını bırakmıyorlar. Büyük oğlanın Odtü’yü kazanmasıyla hep beraber Ankara’ya taşınıyorl...

ankara'da sonbahar

Kim demiş Ankara renksiz ve ruhsuz bir şehir diye (ben demiştim evet, gitmeden önce) Şimdi öyle güzel, öyle renkli bir sonbahar yaşıyorum ki Ankara'da, fark ettim ki tam 7 yıldır renksiz bir sonbahar geçiriyormuşum meğer, son 3 yıldır Umman'da zaten sonbahar yoktu, öncesindeki 4 yıl ise İzmir'de olmama rağmen ben yine renki bir sonbahar görmedim, neden mi, çünkü İzmir'de ağaç yoktu, dolayısıyla yapraklarını döken sararıp solan, etrafa renk veren güzellik de yoktu, varsa yoksa ıslak bir sonbahar. Oysa Ankara'da kocaman kocaman yapraklarını döken ağaçlar her yerde, sarı, kırmızı, bordo, kahverengi, yeşilin tüm tonları yerlerde... insan gözünü alamıyor.

PAPATYA TARLASI

(2000) Dün gece yine uyuyamadım.Yatağın her köşesinde beni uykumdan edecek birşeyler buldum. Hiçbir köşeye kıvrılamadım. Uykusuzluktan gözlerim ağrıyor, başım  çatlıyordu. Kalktım, kendime bir fincan çay koydum, tekrar odama döndüm. Bir süre göğün boşluğunda parlayan yıldızları seyrettim. Gözlerim tepeye dikili öylece ne kadar kaldım hatırlamıyorum. Çayım soğumuş, içemedim. Gecenin karanlığında bir ses duydum. Ta uzaklardan gelen çok tiz ve net bir sesti bu. Beni çağırıyordu. Hiç tereddüt  etmeden montumu alıp dışarı fırladım. Bir süre yürüdüm, sonra koştum, tekrar yürüdüm, oturup dinlendim, sesi dinledim, koştum, koştum... Hep o sese doğru  koştum. Ben gittikçe ses uzaklaşıyordu. Sesi sadece  kulağım duymuyor, tüm bedenim duyuyordu. Damarlarımda hissediyordum bu sesi. Koşarken ormana daldım. Çok korkunçtu. Ama korkmadım. Çünkü sesin beni koruyacağından emindim. Bana birşey olamazdı, çünkü bana sahip ...

Biz aslında geçmiştik

(2000) Düşünsene, belki de hakikaten sadece başkaları vardı. Ve sen yoktun. Ve ben de yoktum. İkimiz yoktuk, şu koskoca evrende belki de hiç varolmamıştık. Veya gelecektik. Yaşadıklarımız daha yaşanmamıştı ve belki de yüzyıllar sonra yaşanacaktı. Veya biz sadece başka gezegenlerdeki yaşanmışlıkların suretiydik bu yalancı dünyada. Varolduğumuzu sanıp, gerçekmişiz gibi hiçbir şeyden habersiz yaşıyorduk. Biz geçmiştik aslında. Işık, ses ve görüntünün uzayda yer değiştirmesini düşünürsek hepsi de zaman isteyen şeyler. Belki biz seneler önce yaşamış bir uygarlığın dünyaya daha yeni ulaşan izdüşümleriydik. Hayaldik. Biz bir yaşanmışlıktık. Geleceğimiz çoktan çizilmişti, ama bilmiyorduk. Bilemezdik. Biz bu dünyada varolan sahte suretlerdik yalnızca. Geçmişin birer gölgesiydik. Belki de biz ölmüştük bile. Ama burda, bu dünyada, şu an, hissettiğimiz şu gerçeklikte yaşadığımız -en azından yaşadığımızı sandığımız, kendimizi kandırdığımız- kesin. Ve de ne güzel ki diğer g...

Ankaramın Güzide Bir Köşesi - 2002

Ankara’dan, biricik Ankara’mdan, kendi şehrimden bir parça, bir köşe bulup sunacağım sizlere. Düşünüyorum. Çocukluğum geliyor gözlerimin önüne. Çocukluğumun Ankarası. Çocukluğumun sokakları, çocukluğumun Bahçelisi. - Yan evin kıpkırmızı laleler dolu tarla büyüklüğündeki bahçesi - Okul dönüşü kestirmeden gideceğiz derken, bilakis yolu daha da uzatmamıza neden olan bahçe duvarları, çitleri, gizli geçitleri - İp atlamak için üçüncü kişiyi bulamadığımızda lastiği geçirdiğimiz bahçe parmaklıkları - Sokak aralarında yanlara iki koca taş koyarak yapılan futbol kaleleri Çocukken en sevdiğim şey babama, anneme ya da dedeme kendi çocukluklarını anlattırmaktı. Bana anlattıkları şeyler öylesine masalsı, büyülü ve hoş gelirdi ki. Dayımın Hendek’te ağaç üstüne kurduğu kulübeyi, babamın Antalya Lisesi’ndeyken okulun hemen önünden akan sabahları yüzünü yıkadığı dereyi, dedem ve abisinin annelerinden dayak yeme pahasına evden kaçıp soyunup atladıkları dereyi o kadar iyi hatırlıyorum ki. Sanki kendi anı...

ASK

Hala en alakasız yerlerde bile ona hitap ettiğin şarkıyı duyduğun zaman için boşalıyorsa, herşey tekrar aklına geliyorsa, luna parkta serbest düşüş yapan aletlere bindiğindeki gibi midende ve gövdende aynı boşluğu hissediyorsan ve aradan sanki hiç zaman geçmemiş, onun üzerine sanki hayatına hiç başkaları girmemiş gibi tekrar eski buhranına girebiliyorsan, kötü hissedebiliyorsan, acıyla gülümsüyorsan, ellerin kolların titremeye başlıyorsa; çok fena bir aşk yaşamışsın ve hala yaşıyorsun ve korkarım hep yaşayacaksın demektir.