Kayıtlar

ÖĞRENCİLERİM

Ah bu 3 yılda neler görmedim ki… Yaptığı projeyi duvara asmaya üşenip bana pizza ısmarlama karşılığında asmamı teklif eden bir öğrencim 1.5 saat süren stüdyo dersi boyunca iki kaçış noktalı perspektife uygun küpler çizerken telefonunu başörtüsüne sıkıştırıp hiç abartmıyorum 1.5 saat boyunca hiç susmadan mırıl mırıl telefonla konuşarak çizimini yapan bir öğrencim Diğer öğrencilere kritik verirken, mendilini masanın üzerine açıp çıtçıt makasını çıkararak çııııt çııııt tırnaklarını kesmeye başlamasıyla çileden çıkmama sebep olan bir başka öğrencim Dönemin ortasındaki bir dersin ortasında kapıyı çalıp ilk defa dersime geldiğini söyleyen öğrenciye, şimdiye kadar neredeydin diye sorduğumda, ‘kantinde pinpon oynuyordum’ cevabı üzerine, hayır oğlum dönemim ortasına kadar neredeydin diye sorduğumdaysa yine ‘kantinden pinpon oynuyordum’ hazır cevabıyla günümü şenlendiren bir öğrencim A eksi aldım diye sitem eden bir öğrencime, ödevlerini teslim ettin mi ki diye sorduğumda, ...

Ankaramın Güzide Bir Köşesi - 2002

Ankara’dan, biricik Ankara’mdan, kendi şehrimden bir parça, bir köşe bulup sunacağım sizlere. Düşünüyorum. Çocukluğum geliyor gözlerimin önüne. Çocukluğumun Ankarası. Çocukluğumun sokakları, çocukluğumun Bahçelisi. - Yan evin kıpkırmızı laleler dolu tarla büyüklüğündeki bahçesi - Okul dönüşü kestirmeden gideceğiz derken, bilakis yolu daha da uzatmamıza neden olan bahçe duvarları, çitleri, gizli geçitleri - İp atlamak için üçüncü kişiyi bulamadığımızda lastiği geçirdiğimiz bahçe parmaklıkları - Sokak aralarında yanlara iki koca taş koyarak yapılan futbol kaleleri Çocukken en sevdiğim şey babama, anneme ya da dedeme kendi çocukluklarını anlattırmaktı. Bana anlattıkları şeyler öylesine masalsı, büyülü ve hoş gelirdi ki. Dayımın Hendek’te ağaç üstüne kurduğu kulübeyi, babamın Antalya Lisesi’ndeyken okulun hemen önünden akan sabahları yüzünü yıkadığı dereyi, dedem ve abisinin annelerinden dayak yeme pahasına evden kaçıp soyunup atladıkları dereyi o kadar iyi hatırlıyorum ki. Sanki kendi anı...

ASK

Hala en alakasız yerlerde bile ona hitap ettiğin şarkıyı duyduğun zaman için boşalıyorsa, herşey tekrar aklına geliyorsa, luna parkta serbest düşüş yapan aletlere bindiğindeki gibi midende ve gövdende aynı boşluğu hissediyorsan ve aradan sanki hiç zaman geçmemiş, onun üzerine sanki hayatına hiç başkaları girmemiş gibi tekrar eski buhranına girebiliyorsan, kötü hissedebiliyorsan, acıyla gülümsüyorsan, ellerin kolların titremeye başlıyorsa; çok fena bir aşk yaşamışsın ve hala yaşıyorsun ve korkarım hep yaşayacaksın demektir.

istanbul 2005

İstanbulun güzelliği martıların ciyaklamasında mıdır? Sabahın erken saatlerinde beni karşılayan bir şehir. Martılar kocaman. İstanbul kocaman. Parçası olmak istemediğim koca bir kent burası. Bembeyaz tüyleriniz, ne kadar ipeksi. Martılarda erkeklik var. Kadınlık. Belki lezbiyenlik var. Çayı kendimiz mi alıyoruz vapurlarda? Evet, galiba. Anadolu’yu arkada bırakarak ilerliyor yolunca, ardımızda beyaz köpükler ve o büyük sıvının denizimsi kokusu. Sabah güneşi bedenimde, kalemimin gölgesi vuruyor yazdıklarıma. Halk, çayı ve poğaçasıyla kahvaltı ediyor. Milyonlarca kişi. Kimse buraya ait değil. Bir parazit gibi herkes. Bu kadar büyük şehirlere nasıl ait olabilir insan? Beyaz köpükler katmer katmer bulut gibi. Vapurun arkasındayım. Ayaklarımı da uzatmış keyif çatıyorum. Kimsenin umurunda değilim. Bir yabancı olduğumu bile bilmiyorlar. Kaybolmak istediğinizde gelecek biryer İstanbul. Büyük bir gemi. Koca metal yığını. Oda kadar koliler var üzerinde yüzlerce. Yanından geçiyorum. Ne güzel şey s...

KURU KURU

N. Amca’yla Datça’da bir gün batımı Şubat 2005 © Yasemin Tekmen Tarihin sessizliğinde kalmış bir köye götürüyor bizi araba. Kenara yaklaşıp duruyor, iniyorum. Havanın sıcak olmasına aldırmayıp koluma montumu da sıkıştırıyorum; Datça burası belli mi olur. Deli rüzgar alır götürür, alimallah; üşümeyelim. Bir kaç dakika yürüyoruz patikadan, derken şirince bir eve varıyoruz. Orada, saçları beyaz, yılların sesini yıpratıp da endamına dokunamadığı yaşlıca bir amca karşılıyor bizi. Güleryüzüyle ‘hoşgeldiniz çocuklar’ diyor. Hoş bulduk N. Amca, diyoruz. Yanımızda bir de yabancı arkadaş var, Kanadalı, ona da ‘welcome’ diyor. Şaşırıyor bizimki. Daha gençler bile bilmezken ingilizceyi bu amcanın ona, onun anlayacağı dilden hitap etmesi hoşuna gidiyor, ona karşılık için bizimkisi de Türkçe ‘hoş bulduk’ diyor dilini döndüremediği şivesiyle. Malum, Datça turistik yer, herkes çat pat dil biliyor diye düşünürken N. Amca birden şakır şakır ingilizce şakımaya başlıyor. Okulda mı öğr...

invigilation

the most boring part of my job: invigilation invigilation makes you dizzy invigilation makes you sleepy invigilation makes you count the girsl and boys in the room and make stupid statistical evaluations like how many of them are wearing shoes, how many of them are wearing slippers, or try to choose the most beautiful girl and the most handsome boy in class invigilation makes you count the windows in the classroom, tiles on the floor, or count your steps from one side to the other side of the room it makes you question yourself and the life and your existence it is so so soooooo boring!

Muscat'ta Yeni Eve Taşınma Macerası

Yeni bir eve taşınma süreci tabi ki öncelikle ev bakmakla başladı. 5 oda 5 banyo ya da 6 oda 7 banyolu seçeneklerden sonra tercihimizi insani ölçülerde olan bir kaç eve indirgedik: -yeni bitmiş, hazır, ancak bir türlü inşaat pisliği temizlenemeyen bir ev -her odası büyük, aydınlık, temiz, ancak ışık almayan ve hap kadar küçük mutfaklı bir ev -herşeyi güzel, ancak işe çok uzak bir ev -müthiş manzaralı, içi düzgün, ancak önü bataklık olan bir ev… Burada herşeyi aynı anda bulmak mümkün değil. Birinde karar kıldık, ev sahibine evi tutacağımızı söyledik. Adam aileye öncelik verdiğini söylese de biriyle daha görüşeceğini ve akşama kararını bildireceğini açıkladı. Akşam öğrendik ki, evi aynı fiyata bekar İskoç bir erkeğe kiralamış. Eyvallah dedik. Bir kaç gün sonra başka bir evde daha karar kıldık, ev sahibi hanıma tamam biz burayı tutmak istiyoruz dedik. Emlakçıyla konuşup diğer teklifleri de değerlendireceğini ve bize haber vereceğini söyledi. Bekledik bekledik, aramadı. Biz aradık,...

Bardak Dolu Boş Meselesi

29 Mayıs 2011 - Muscat 32 yaşındayım. Pek çok yerde yaşadım. Dünyanın pek çok yerini gezdim gördüm. Ve bugün sabah evden işe gelirken arabada bir gerçeği fark ettim: Hayat aslında iyi ya da kötü değil, mutlu ya da mutsuz değiliz, tamamiyle hayata bakış açımızla ilgili bir durum bu. Çok klişe olacak ama gerçekten de bardağın dolu ya da boş tarafını görmekle ilgili. Çünkü bugün farkettim ki bardak hep yarı yarıya, hep de öyle olacak. Gelin beraber bende bu aydınlanmaya doğru giden yolda başımdan geçenlere ya da hayatımdan geçip gidenlere bir bakalım. Ankara’da mutlu bir evin mutlu tek bir çocuğu olarak büyüdüm, ne büyük sıkıntılarım ne de büyük heyecanlarım oldu, sıradan bir hayattı benimkisi, kendi iç dinamikleri olan, bir gün gülen bir gün ağlayan bir çocuktum, öyle de büyüdüm. Kısacası normaldim işte. Hayata karşı büyük karamsarlıklarım ya da Polyanna mutluluklarım yoktu. Hayatımın ilk derin mutsuzu üniversitede karşıma çıktı: ne yazık ki aşık olduğum insan. Onun mutsuzluğuna mı kapı...

UMMAN’DA EV / MİMARİ ANLAYIŞI ÜZERİNE

İki katlı, büyük bahçeli, yüksek beton duvarlı, kocaman metal sürgü kapılı, ark şeklinde pencereli, sur şeklinde teras korkuluklu, açık renkli dış cephe boyası ve çöl renkli iç mekan seramikleriyle tipik Umman evleri: villalar… İnsan bir ‘ev’den ne bekler? Önce onu düşünmeliyiz, değil mi? Kafasını sokacağı, yatıp uyuyacağı, yemek pişirip yiyeceği, oturup dinleneceği ya da banyo yapıp temizleneceği mekanlar. Bu bağlamda bir ‘ev’de neler olmalı, en basitinden birkaç oda, banyo ve mutfak. Umman’da ise evler odalar ve banyolar üzerine kurulu. 6 odalı – 6 banyolu, 7 odalı – 5 banyolu, biraz küçülelim dersek (ki zor buralarda küçülmek) 3 odalı – 2 banyolu, çok zorlarsak 2 odalı – ama illa ki 2 banyolu ev bulmak da mümkün. Mutfağa gelecek olursak, orada biraz sıkıntı var. 9 odalı ancak mutfaksız ev gördüm ben. Birbirinden büyük odalar arasına sıkışmış, ışık almayan, minnacık mutfaklar. Evlerde her odada –hol de dahil- klima varken, mutfaklarda sadece tepede dönen fırfırlardan var. Neden ...

THE WAVE – Yılan Hikayesine Dönen Uydu Anten Sorunsalı

Resim
Arap çöllerinde yaşarken Fatmagül’ün Suçu Ne izlemenin suçu ne? Malum, gurbetteyiz, insan arada bir Türkçe duymaya hasret. Her ne kadar televizyondan haz etmesem de, buralarda iki Türkçe dizi ya da haber izlemek insanın hoşuna gidiyor diye düşünerekten Türkiye’den digitürk getirdik. Kaldığımız komplex o kadar steril, o kadar kurallı, o kadar bir şeye müsade etmeyen bir yer ki, Çağrı daha digitürkü ısmarlamadan bu uyduyu nasıl bağlayacağız diye karalar bağladı. Oralarda yaşayan dolu Türk var, herkes nasıl yapıyorsa biz de o şekil yaparız diye düşündük. Safız ya! Milletin evler genelde villa olduğundan tepede kendilerine ait uydu antenleri var ve istedikleri yöne çeviriyorlar. Biz 3 katlı apartmandaki dairelerden birinde kalıyoruz, apartmanın tepede 4 anten var: Arap, Hint, İran ve Mısır kanalına ayarlı konumda. İstersen fişini bunlardan birine takıp kanalları izleyebiliyorsun da ne işin olur Hint kanalıyla. Ancak tepede ekstra uydu koyacak yer yok, evin balkonuna da boltlamak ol...

Arabın İsmi

Resim
Ummanlı öğrencilerim A4 sayfaya yaptıkları çizimlerin altına öyle bir imza atıyorlar ki çizdikleri şeyden büyük, evladım küçük yazacaksınız sadece kurşun kalemle, sayfanın köşesine küçücük yazcaksınız diye bağrınıp durayım, mürekkep ve fırçayla, boardmarkerlarla sayfanın yarısını kaplayan isimler, çizimlerse bozuk para büyüklüğünde… Ben bu arapların KOCAMAN isim yazma eyleminin nedenini merak edip dururken Abu Dhabi şeyhi cevabı verdi: Şeyh adını 1 kilometre boyundaki dev harflerle çöle yazdırmış, iyi mi. Uzaydan görülüyormuş. Ben de öğrencilerimin günahını almışım A4ü kapladı isimleriniz diye, adam adaya 3.2 km uzunluğunda yazmış ismini.

KIRKINI ÇIKARDINIZ MI?

Bebek büyüyor, günler geçiyor. Annem diyor ki ‘hele bir kırkı çıksın da biz de Türkiye’ye dönelim artık’, kayınvalide Türkiye’den telefon açıyor ‘nasıl kırklayacağınızı biliyor musunuz, 40 taş toplayacaksınız…’. Merak ettim. Nedir bu ‘kırk çıkarmak’ ya da ‘kırklamak’? Türk Dil Kurumundaki açıklamaya göre ‘kırkı çıkmak’, doğumdan ve ölümden sonra kırk gün geçirmek, ‘kırklamak’ ise loğusa veya yeni doğmuş bebek için kırk günü doldurmak veya doğumdan kırk gün sonra bebeği törenle yıkamak anlamına geliyor. Eskiden yeni doğan bebekler nazardan korunmak ve sağlık nedenleriyle kırk gün sonra dışarıya çıkarılırmış. Ölünün ardından tutulan yas ise kırk gün sonra okunan mevlüt ile son bulurmuş. Kırk nasıl çıkarılır? Kırklama adı verilen bu aktivite loğusa ve çocuğa ‘kırklar basmasın’ diye tüm akrabaların toplandığı bir seremoni şeklinde yapılır, kırk çakıl taşı alınıp kırklama suyu hazırlanır, bebekle anne bu suyla yıkanır, yıkandıkları suyun içine altın, gümüş, nazarlık atılır -bereketli ...

DOGUM (26 Kasım 2010)

Resim
Hamileliğin son iki haftası kalmış, annemler Umman’a gelecek, doktor artık araba kullanma diyor, ben de işten hamilelik iznine ayrılayım artık bari dedim, hem annemlerle gezeriz de biraz, zaten arada kasılmalar da oluyor, şimdi dersin ortasında doğurmayayım dedim. Çarşamba son iş günümdü, Perşembe gecesinin bir körü annemler geldi, Cuma günü uyandık, biraz deniz kenarında gezdik, oturduk waffle yedik, akşama Tayland restoranına gittik, acı tatlı ekşi acı ne varsa yedik bitirdik, eve döndük yattık uyuduk. Gece 3 sularında benim de sularım hafiften hafiften gelmeye başladı, böyle istemsiz bir akış parça parça. Haydi dedim Çağrıya kalk, gidiyoruz, hastaneyi aradık, dedik durum bu, buyrun gelin dediler, annemler yol yorgunu, daha uyuyamadan ne olduğunu anlamamış vaziyette giyindiler, ancak herkes sakin –ya da bana çaktırmıyorlar- bavulları kaptık çıktık. Yolda sancıların listesini tutuyoruz, kaç dakikada geldi, kaç saniye sürdü vs… Bizi odamıza aldılar, ilk başlar iyiydi, kasılmalar ...