benim ülkem

15 Eylül

Benim ülkemdeki gibi her gün hektarlarca orman yanmıyor burda ya da mayınlar yüzünden zavallı askerler can vermiyor ya da başkan her gün birbiri ardı sıra aptalca laflar etmiyor "askerdir tabi ki ölecek" gibisinden. Lübnan’a asker de yollamıyor bu ülke.
Ne var ki ülkemin çocuğuyum ben! Atsam atılmaz, satsam satılmaz bir ülke.

Burada insanlar 22-23 yaşlarında çocuk sahibi oluyorlar. Çünkü bizim gibi korkmuyorlar. Burada insanların hayatı –bizdeki gibi- çocuk doğurduklarında bitmiyor, eve kapanmıyorlar. Sokaklar genç anne babalarla ve çocuk arabalarıyla dolu. Otobüslerde, metrolarda, alışverişte, kitapçılarda ve hatta müzelerde. Çünkü olanakları var. Çünkü ulaşabiliyorlar. Çünkü medeniyet denen –bizim bir türlü beceremediğimiz- şey var burada.

Düşünün, ben çocuk doğurdum ve çocuğumla Mimkent’teki evimden Karşıyaka’ya gezmeye gideceğim. Benim zor bindiğim bir metre basamağa sahip dolmuş nanesinde olay baştan kopuyor zaten. Sonra ben o çocuk arabasıyla belediye otobüsüne bineceğim ha? Hadi onu da başardık diyelim, yaya geçidi falan dinlemeyen arabaların arasından da sıyrıldık, sıra, sadece burnunun ucunu iskeleye değdiren vapura atlamaya geldi. Çocuk arabasıyla?
Hadi, toplu taşımı kullanmayalım. Avrupa halkının yarısı gibi –hatta Hollanda halkının yüzde doksansekizi- bisikletimin önüne bir de çocuk koltuğu taktırayım. Hayal ediyorum da kendimi, önde çocuk, ortada ben, arkada Migros torbaları, alışverişten eve dönüyorum.
Komik! Trajikomik…

Yirmi birinci yüzyıl kurallarının ve düzeninin içinde hala ilkçağ koşullarıyla yaşıyor benim ülkem. Ve insan bu dünyada “nasıl yaşanması gerektiğini” gördüğü vakit -evinden uzaklarda-üzülüyor, içi acıyor, bir taş oturuyor midesine ve kalakalıyor.

Her köşe başında bebek arabalarına denk geldiğinde
Adımını her yola attığında durup ona yol veren arabaları gördüğünde
İnsanlar gezsin, dolaşsın, sosyalleşsin diye çimlendirilen mekanlara meydanlara rastladığında
Eve gelen işçilerin ter-sigara-ayak karışımı kokmayıp sabun koktuğunu fark ettiğinde ve evde işlerini bitirdikten sonra yerleri temizleyip de terk ettiklerine şahit olduğunda
Temiz temiz her şehir arası tıkır tıkır işleyen trenlere bindiğinde
Dükkanlarda para üzeri sakız değil de bir cent bile olsa alabildiğinde
Dilencilerin paçana yapışarak değil de meydanlarda aryalar okuyarak –herkes mi sanatçı olur- dilendiklerine tanık olduğunda
Üzülüyorsun, tekrar o keşmekeşin içine döneceğine, tekrar saatlerce gelmeyen otobüslerin, su sıçratan arabaların, hırsızların, adi polislerin, eve kapanmış çocuk bakmaya çalışan hayatı kaymış annelerin, işsizliğin, açlığın ve ilkçağ koşullarının içine döneceğine üzülüyorsun.

Neden? Çünkü “insan gibi yaşama”nın ne olduğunu bilerek dönüyorsun.
Avrupa koşullarına ayak uydurmuş nehrin kenarında mini eteğinle salına salına yürüyüş yapıyorken arkandan bangır bangır yükselen “çile bülbülüm çileeeee” sesiyle irkilip dönüp baktığında senden yana yaklaşmakta olan üç kronun yanından geçerken “allllahh” ve “yavvvrum” laflarını duyduğunda onlarla aynı dili konuşuyor olmaktan ötürü utanıyorsun.

Ve üzülüyorsun.

Yorumlar

çok tatlı yazıyorsun.

En çok okunanlar

Isim Konusu

Melbourne Gerçekleri Volume 1

KIRKINI ÇIKARDINIZ MI?

Melbourne Gerçekleri Volume 2

Ayakkabılarınızı mı çıkarırsınız, galoş mu alırsınız?

AVUSTRALYA GÖÇMENLIK BASVURUSU

Turuncu Balık

Türkiye Tatili Sonrası Avustralya’ya Dönüş

Volunteer’lik ve Anglosakson Yabancılasması

Muscat'ta Yeni Eve Taşınma Macerası