Sunday, April 09, 2017

Depresyon ve Avustralya

Burada eğitim öyle iyi, şöyle güzel diye yazıp yazıp duruyorum. Çocukları sıkmıyorlar, sürekli gırgır şamata, ev ödeviyle yormuyorlar, oyunla öğreniyorlar, her şey güllük gülistanlık…
Tabi ki çocuğun hayal gücünü, kendine olan güvenini kırmamak başka bir şey, ancak iş sanki biraz çığrından mı çıkıyor ne?
Haftasonları, tatillerde bayramlarda hep eğlence, spor, kahkaha…
Misal Pazartesileri Maviler okulda klasik ‘how was your weekend’ ritüeline başlamışlar bile. Geçenlerde çok meşguldük ve tüm hafta sonu evdeydik. Çocuk Pazar akşamı uff ben şimdi Pazartesi ne anlatıcam, haftasonu hiç bişey yapmadık dedi. Ben dumur oldum tabi. İlla bir şey yapıp eğlenmek zorunda mıyız? Bi sefer de sıkılarak evde otursak olmaz mı?
Kötü eleştiri yok, yaptığın sürekli övülüyor, mütemadiyen pozitif şeyleri öne çıkarıyorlar. Eee? Bu çocuklar büyüyor, sonra en ufak bi eleştiriye, strese dayanamayan yetişkinler olup çıkıyorlar. Ülkede herkes depresyonda anasını satayım! 
Üniversite öğrencileri bizim maruz kaldığımız eğitimin neredeyse üçte birine maruz kalıyor, herkes bi bunalımda, psikologlarda. Çocuklar aman depresyona girip de okulu bırakmasın diye nerdeyse biz yapacaz ödevlerini.
Herkesin bi danışmanı (counsellor) var, iki ders alıyorlar birini bi türlü yetiştiremiyorlar, hemen bunalıma giriveriyorlar. Ülkenin nüfusu 20 milyon, 1 milyonu depresyonda, 2 milyonunda ‘anxiety’ var. Köyde yaşayanların yüzde yirmisinin akıl sağlığı zaten yerinde değil. Ben söylemiyorum, araştırmalar söylüyor. 
Depresyonu ya da psikolojik desteği önemsemediğimden değil, ama el insaf yani her dört kişiden birinde akıl sağlığı problemi varsa başka bi problem var bence. Batı toplumu olarak uzaya koloni kurmaya adam gönderiyoruz ama herkes mutsuz, bu ne lan? 
Hayır, biz iyi bu kadar maruz kaldığımız gündeme, eğitime, zorluklara, sınavlara rağmen kafayı oynatmamışız. Ne sağlam ruh halimiz varmış. Bir şekilde ayakta kalabilmişiz, yaşam sevincimizi kaybetmemişiz ya ona da akıl sır erdirmek mümkün değil.
Hangisi iyi bazen insanın kafası karışıyor. Hayır, sürekli olarak ‘sus otur… olmamış bu… sıfır’ zihniyetli psikolojik kötek üzerine kurulu bir eğitim sistemiyle bi teknolojik gelişme beklemek zaten imkansız. 
Ancak, akıl sağlığı ve mutluluğun sırrı nerede?

Yazimin

Bu dönem yeni bir hoca grubuyla ders vermeye başladım. Tanışma toplantısı, herkes adını söylüyor felan...
Biri dedi ki, benim adım 'Simon' ama bana 'Sigh' (Saaayyy) diyebilirsiniz. 'Melissa' zaten direk 'Mel' oldu, sorulmadı bile. 'Roger' da ben de 'Rog' (Rooc) ile mutluyum dedi. 
Adımı sordular, 'Yaazmin' dedim. Saaay bana sordu, peki
sana ne diyelim Yaazmin? Dedim bana 'Yaazmin' diyin. 
'Ohh reallyy??' dedi, 'What about Yazz?'
Dedim ki 'Well, actually I prefer Ya-se-min. That's what my name is, but people can't pronounce'.
Ohh OK o zaman 'Yazimin' dedi.
Hah, dedim işte, tam da bu nedenle adımı Yaazmin yaptım.
YAZİMİN nedir yahu?
Börülce'ye mi dönsem naapsam? Bu Yaazmin'den de sıkıldım.

Çok yazmaktan parmakta çıkan nasır

Mühendislikte verdiğim derste bir çocuk var, şimdi adını afişe etmeyeyim ama çok tipik bir Tü rk adı ve soyadı var. Neyse bu hafta masalarına gidip sordum dedim kim bu. Benim dedi biri, dedim adın Türke benziyor. Ha evet, sizde mi falan filan dedi, Türkçe konuşmaya başladık.
Burda doğmuş ama Türkçesi de harika. Dedi ki biz bi ara kesin dönüş yaptık, ben ilkokul beş ve orta1'i Ankara'da okudum, orda çocukları ne kadar çok çalıştırdıklarını gördüm, deli gibi çalıştımsa da bi türlü hıza yetişemedim. Annemlere nooolur geri dönelim diye tutturdum , tek çocuğum onlar da kırmadılar beni, ailecek yeniden Avustralya'ya döndük dedi . Burdakiler bilmiyor ki dünyanın başka yerlerinde çocuklar okulda ne çok çalışıyor ne çok ödev veriliyor, sonra burdaki eğitimden ağır diye şikayet ediyorlar dedi. 
On sekız on dokuz yaşındaki bi çocuğun bu bilinçte olması güzel. En azından mıy mıy şikayet etmek yerine elindekine dört elle sarılıyor. Mavi'yi de getirip yazdırayım diyorum Ankara'da okula da hanyayı konyayı görsün. Neeeeee, on kere 'B' harfi mi yapıcam diye ağlamasın, biz onar sayfa yaptık her birinden oluummm. Ne defterler bitti. Nasır çıkardı be parmaklarımızda daha ötesi var mı? Orta parmağında nasırı olmayan var mı allah aşkına?

Thursday, February 23, 2017

Deniz Hıyarı

Eve dönerken Çin mahallesindeki manava uğrayıp bi hardal otu alayım dedim, bi orda satılıyor. Gitmişken Enoki mantarı da aldım, bu aralar ona taktım. Hadi dedim şu kasap bölümünü de gezeyim, böyle uzaktan vitrinde ince ince but vari şeyler gördüm, ama garip bi şekli var, binlerce üstüste atılmış, bi yanaştım ki tavuk ayaklarıymış.. Valla tüm iştahım kaçtı, geçen de merkezde yeni bi dükkan açılmış yine Çin işi, deniz hıyarı satıyorlar böyle kurabiye satar gibi kocaman kocaman kavanozlarda. Yıllar önce bi arkadaş denize sepet attıydı da balık yerine deniz hıyarı yakalamıştı, biz de çok merak edip içini açmıştık, spagetti gibi iç organları fışkırıvermişti, hah işte onları kurutmuşlar, bi de kilosunu 900 dolardan satıyorlar, ne diyim, allah kimseyi uzak doğu yemeğiyle sınamasın!

Boodere National Park Avustralya

Boodere National Park, Jervis Bay  – 2017

Sadece doğanın sesine uyandığımız, kocaman kocaman ağaçların altında ufak bir çadırda kalıyoruz. Gece zifiri karanlık.

Burası 100 kilometrekare büyüklüğünde kocaman bir yarım ada, her yeri orman ve sağı solu her bir tarafı değişik sahillerle çevrili. Denizi beyaz incecik kum ve suyu da pırıl pırıl. Aradaki yollar, patikalar ve çadır yerleri hariç hiç bir yapılaşma yok, kamp yerindeki tek yapı da tuvaletler ve barbekü alanı zaten.

Bölgede her şey koruma altında, ama her şey; kangurusundan yılanına, sahildeki kumdan midyeden, her türlü bitkisine varıncaya kadar. Midye toplayıp götüremiyorsun, bir tohum bile alamıyorsun mekandan, suç! Tabi ki başka bitki ve hayvan da getiremiyorsun. Pek çok kamp yeri ve karavan parkının aksine buraya evcil hayvanınla gelemiyorsun misal, doğal dengeyi bozuyormuş.

Burası ayrıca özerk bir bölge, hiç bir eyalete ait değil, Aborjin komünitesine bağlı bir yer. Zaten girişteki kocaman Aborjin bayrağı hemen dikkati çekiyor.

Adamlar bir Botanik Bahçesi yapmış, öyle Melbourne’deki gibi temiz temiz derli toplu filan değil ha, bildiğin jungle. Tim Burton filmi sahneleri gibi, ama gerçek, ürkütüyor.
Zaten her şey o kadar gerçek ki, kamp alanında rahatlıkla dolaşan siyah –altı kırmızı- zehirli yılanlar, yine zehirli örümcekler, her köşe başında kangurular, denizde ‘blue bottle’ adlı vurdummu ağlatan deniz analarıyla tam bir vahşi orman kampı. Sahilde yürürken bir kaç tane köpek balığı yumurtasına denk geliyorum, akşam yemek yaparken masayı boş bıraktığımız bir an bir possumun salatamıza ortak olduğunu görüyorum, çadırın önündeki bidonumuzdan su doldurmak için elimi uzattığımda üzerime bir kurbağa atlıyor, sabah uyanıp çadırdan bir çıkıyorum etrafımı onlarca ciyak ciyak öten yeşilli kırmızılı mavili kuşlar sarıyor, sırnaşıyorlar, kafama konuyorlar… Deniz kenarında güneşlenirken önümüzden yunuslar geçiyor, yan sahile patikadan yürürken göbeği kırmızı bir yılanla karşılaşıp geri dönüyoruz.

Ufak bir adası var, ama geçemiyorsun, çünkü orası kuşların yavrulama yeri. Kışın balinalar da geçiyormuş, onun için ayrı gelmek gerek.
Güzel, çok güzel, ama nasıl desem bi vahşi güzel, insanın çeşitliliğe inanası gelmiyor, zaten Boodere, Aborjin dilinde ‘bay of plenty’ yani bolluk körfezi anlamına geliyormuş.

Son gece, -klasik Avustralya havası- bir anda döndü ve fırtına çıktı, bi rüzgar bi rüzgar, tepemizdeki ağaçlar hışır hışır oradan oraya sallanıyor… derken çaaaaat diye tepeden bir şey düştü, gece karanlık, göremiyorum, Çağrı dışarıdaydı, bi baksana buraya birşey düştü dedim, ohaaaa dedi, 3 metre uzunluğunda kolumdan kalın bir -dal parçası diyemeyeceğim- odun parçasıymış, çadırın bir metre yanına düşmüş. Tepemize gelse –otuz metreden düştüğünü varsayarsak- hiç hoş sonuçları olmazdı. Bakıyoruz ki rüzgar daha da şiddetleniyor, bir gaza gelmişiz, arabadaki her şeyi tepemele çadıra yükleyip, arabanın bagajını yatırarak geceyi arabada geçiriyoruz.

Tabi o vakte kadar örümceğidir, yılanıdır, köpek balığıdır gerginliğimiz son noktasına vurmuş ve ikimiz birden saydırmaya başladık. Anasını satayım böyle doğa mı olur, Çağrı diyor ki ‘korumuşlar korumuşlar ama biraz fazla korumuşlar sanki, bu ne arkadaş, böyle yerde çadır yeri mi olur’! Ben çadır tatiline çıktığımız güne lanet okuyorum. Arada Aborjinleri de es geçmiyoruz, tamam siz doğayla uyum içinde yaşamışsınız onbinlerce yıldır da bizim suçumuz ne?

Mavi sabah uyanınca, şaşırıp biz çadırdan buraya 'magic'le mi geldik dedi, yaa dedim evet magic! Çok hoşuna gitti tabi, bi daha gelelim buraya dedi. Haa dedim, tabi. Bir yanım gitmek istiyor, bir yanım geri geri gidiyor.
Jervis Bay de böyle bir yer işte…

Deniz Börülcesi

Bugün yolda olacağımız için yol üstündeki aptal Fish&Chipsçilere mecbur kalmayalım (yahu Okyanus ülkesinde bu kadar mı kötü yapılır bu iş!), kendi tostlarımızı hazırlayalım dedik klasik. Deniz kenarındaki kayalıklarda oynarken bi yandan gördüğümüz gani gani deniz börülcesine şaşarken bi yandan da lan acaba zehirli mi, niye burda kimse bunun yemeğini yapmıyo diye diye topladık bir iki avuç. Kaynattık, biraz tırsarak yedik ama bildiğin deniz börülcesi, internetten baktım, burda deniz asparagusu (yani kuşkonmazı) diyorlarmış, böyle kapari gibi tat katsın diye ete omlete filan bir iki sap koyuyorlarmış. Bilseler biz nasıl sarımsaklayıp zeytinyağlayıp lokma lokma yutuveriyoruz. Neyse, kısacası kaşarlı domatesli deniz börülceli yolluklar şahane oldu.


Mesele ahmaklık!

1 Ocak 2017

Üç sene Umman'da yaşadım. Müslüman ülke neticede. Yaşadığım en huzurlu yerdi diyebilirim. 
Ülkede marketlerde içki satışı yok, yılbaşı kutlanmıyor, Noel zaten yok. Ona da kimse 'kutlayamazsın kardeşim' diye laf etmiyor. 1 Ocak'ta okullar, bankalar, iş yerleri her şey açık, tatil yok, oradan anlıyorsun. Ama istersen git otellerin barında içkili danslı şarkılı türkülü kutla, kimse sana karışmıyor. Hatta kendi vatandaşına da karışmıyor, onlar da isterse içiyor, Almanlarla salsa yapıyor. Saygılılar çünkü. Sadece Ramazanda bu barlar kapalı. Biz Müslüman ülkeyiz, sen de bu duruma bi zahmet saygı göster diyor yabancıya.
Marketlerde içki yok eyvallah, ama 'domuz eti özel reyonu' var. Tepesine de yazmışlar, bu bölgede domuz eti ürünleri vardır diye. Hani Müslümansan yanlışlıkla alma.
Avustralya gibi bir ülkede bile bu sefer de diğer dinin yobazları niye helal ürün barındırıyoruz marketlerimizde, olmasın, domuz yemeyen gitsin, ülkeye bi daha müslüman göçmen almayalım artık diye isyan ededururken, Umman gibi kadınların çarşafla gezdiği bir ülkede halk plajında bikininle rahatlıkla denize girebiliyorsun. Kimse de dönüp bakmıyor. Herkesin inancı kendine çünkü.
Demem o ki, mesele din değil, ahmaklıktır! Cahillik, kötü eğitim, dini yanlış yorumlama, kötü yöneticiler, ve evet çok sevdiğimiz o laf dış mihraklar ve asıl bunlara izin verenlerdir.

Okul dönemi bitti

Ve okulun ilk günü çocukları sınıfa bırakıp ardından velilerle şampanya patlattığımız yıl geride kaldı. Okulun son günü ise çocukları sınıftan alıp yan taraftaki parkta ana-babalar hep beraber barbekü yaparak yılı tamamladık. Okul-aile birliği bu olsa gerek!
Yıl boyu sınıf işlerine yardım için kuru bir email yerine kartpostal ve çikolata almak da işin keyfi oldu:)

Magic

19 Aralık 2017

Okuldan "SİHİR" geldi.
Santa'nın geyikleri için sihirli yem. Christmas öncesi gece çimlerimize dökecekmişiz, geyikler kızağı çekip yemlere gelecek, Noel Baba da bizim evi atlamayacak, hediyeleri getirecekmiş...
Geçenlerde bi bakan açıklama yaptı, biz Hristiyan bir toplumuz, tüm inançlara saygılıyız diye politikanın ucu kaçtı kendi inancımızı yaşayamaz olduk cinsinden bir konuşmaydı. Meğer eve sihirli yem gönderemiyorlarmış.
Daha yeni bi arkadaşımdan duydum, TRdeki bir okulda din kitabına çiçek çizen öğrenciye öğretmeni "yaptığın çok günah, içinde ayetin anlamı yazan kitabı nasıl karalarsın, bunun için cehennemde yanacaksın" demiş.
Yaklaşımlar biraz farklı :)
Herkese sihirli yıllar diyim, ne diyeyim.

Yangın

Aralık 2016
Onca yıl Türkiye'de okudum, köy okulunda filan da değil başkentin göbeğinde iyi imkanlara sahip okullarda, ne ilkokul ne lise ne üniversite bi kez bile yangın tatbikatı yapılmadı, itfaiyeciler gelip bir şey anlatmadı. Hatırlarım okullarda bir köşede duvarda kırmızı kazma kürek vs asılıydı, önünde de kırmızı kovalar olurdu. Hiç de önüne geçip ne işe yarar, yangın olursa ne yapmalıyız filan diye anlattıklarını hatırlamıyorum. Geçmiş zaman, şimdi kimsenin hakkını yemeyeyim, bahsedilmiş olabilir ama bunca zaman sonra Dandanakan savaşının tarihini hatırlayıp da bunu hatırlamıyorsam bence bir eksiklik var.
Evimiz altıncı kattaydı, bina dışında klasik döne döne inen yangın merdiveni vardı, katlardan merdivene çıkış vardı, ama zemin kattaki kapı asma kilitle kilitliydi. Hiç birimiz ordaki çocuklardan farklı değiliz aslında. Her şey laf olsun diye yapılıyor, ne bi kontrol ne bi kural ne bi düzenleme, şans eseri hayatta kalıyoruz.
Fakir ve imkansızlıklar içinde yaşayan bir ülke olsak anlayacağım, ülkede bi ton pırıl pırıl bu işin ilmini yapmış kafası çalışan adam var, hala ölüyoruz ya ona yanıyorum.
Tam bi sene önce okuldaki yangın tatbikatı sırasında bunları yazmışım. Ne diyim ki şimdi.

Crazy Socks Day

Kasim 2016
Disco Day, Pyjama Day, Favorite Character Day, 80s Day, 100th Day of School'dan sonra bugün de "CRAZY SOCKS DAY" idi!
Bir an kendi çocukluğumu hatırladım. Ankara'nın yağmuru yutup da üstüne basınca üzerinize çamur kusan kaldırım taşları yüzünden annemin beyazlatıcılarla yıkadığı sakız gibi bembeyaz çoraplarım okula gidene kadar dalmaçyalı köpeğe dönerdi her gün, sinir olurdum tüm gün o benekli çoraplarla gezmekten...



Wednesday, November 02, 2016

Avustralya'da öğle yemekleri

Bu yemeğini evden getirme olayına bi türlü alışamadım. Hala kibar kibar -ve bence sağlıksız olarak- iki tost ekmeği arası kaşar domates marul yapıyorum. Arada avokado gibi çeşitlemeler de var ama hepsi bu, o iki karenin arasına ne sığarsa. Asyalılar ne güzel pilav üstü bilimum yemeklerini plastik kutucuklarına koyup mikrodalgayı gayet verimli bi şekilde kullanıyorlar sarımsak ve köri kokusunu yaydıra yaydıra. Bi gün sabahtan getirecem sucuğu, atacam mikrodalgaya, dalga dalga yayılacak kokusu...
Allahım, dünyanın en yaşanılır kentinde, böyle bi alım gücüne sahip bir ülkede, bu nasıl bi fakirliktir ya! Nerde benim o güzel yemekhanem, her bölümdeki çeşit çeşit kantinim, çarşı, Mimarlıktaki pilavüstü tavuk, Çatıdaki ev yapımı mezeler, Sosyal binadaki gurme yemekler? Odtüyü de bi özlemişim ki!
Şöyle bi ayak üstü tabldot yemeğe bile hasret kaldık ya. Neymiş Melbourne envayi çeşit lokantayla kafeyle doluymuş. Evet dolu, ama bu plastik kutu öğle yemeği kültürünü değiştirmiyor ki!
Mevzu para da değil, geçenlerde yıllık iki oda bi salon büyüklüğünde bi ev parası alacak kadar kazanan biriyle tanıştım, aa dedim sizin iş yerinin buralarda nereler var güzel yemek yenecek. Bilmiyorum, ben evden getiriyorum dedi. Hayır bi de evde böyle özene bezene dolmalı sarmalı düzgün ev yemeği yapsalar yanmayacam.

Thursday, September 29, 2016

Cruise’da tipik bir yemek gecesi

(Önceden belirtmeliyim ki, hikaye gemide zevk-ü sefa süren bir yolcu değil de, bayağı ağır şartlar altında çalışan bir ‘crew member’ fotoğrafçı tarafından tasvir ediliyor.)

İçinde bilumum lensin, tripodun ve şemsiyelerin bulunduğu eşek ölüsü ağırlığındaki fotoğraf çantalarını beşinci kata taşımış, önünde fotoğrafların çekileceği arka fonu taşıyacak metal ayakları geminin sağına soluna çarpıtarak sürümüş, devasa bir rulo halinde muhafaza edilen fonu da kollarım kopuncaya ve nefesim kesilinceye dek ardımdan sürümüş, daha fazla dayanamamış, mola vermiş, aşçı arkadaşlardan biri imdadıma yetişmiş, geri kalan kısmı da o taşımıştı. Şimdi de kendimden bir metre daha uzun olan ayakların üzerine arka fonu takmam gerekiyordu. Fizik olarak imkansız olarak nitelense de, müdürüm bana kendimi biraz daha zorlamam gerektiğini öğütledi. Olur dedim.

Sonunda yemek salonu önündeki geçici stüdyoyu kurdum. Amaç, yemeğe giden kokoşların muhtemelen tatile getirdikleri en güzel kıyafetlerini giydikleri bu gece, boy boy fotoğrafını çekmek. Malum, yemek öncesi herkesin ruju makyajı tam, daha göbekler şişmemiş, kadınlar kendilerini daha güzel hissediyor, henüz o tatlıdan iki tabak yemiş olmanın vicdan azabı yok. Bu nedenle ‘aç’ insanların yoluna çıkarak onları kollarından tutup sürüklemem, fonun önünde durdurmam, uygun pozisyona sokmam ve vakit kaybetmeden deklanşöre basmam gerek. Laba en az üç makara bitmiş filmle dönmeliyim. Daha azla dönersem lab müdürüm haşlayacak.

Ve ilk çifti yakalıyorum, şöyle buyurun, harika… Ayaktayız, beyefendi hanımefendinin elini tutsun lütfen, hanımefendininki üstte olsun (Fotoğrafçılığın belli kuralları vardır, erkek koca elleriyle bayanın elini ve yüzüğünü kapatmamalı, kadının eli üstte olmalı, kısaca o parmaktaki pırlanta illa görünmeli… Google’a Kate Middleton yazın bakın, istisnasız her boy fotoğrafında Lady Di’den yadigar kalan o koca mavi yüzüğü görürsünüz parmağında. Kadın yok da sanki sadece o yüzüğü taşımak için var gibi)… Bir tane daha alalım lütfen, şimdi bayan bana doğru dönsün, erkek arkasından ona destek olsun, (dayamayalım), dirsekten tutalım beyefendi, dirsekten, aşağı beyefendi, dirsek dirsek!, (şu kahrolası koca çirkin ellerini aşağı indirsene be adam, haaaah sağolasın), işte oldu.. Klik.

Bu süreç 45 dakika filan sürüyor. İşim biter bitmez de o sandalyeye çıktığımda bile parmaklarımın ucuyla yetiştiğim arka fonu geri sarmak zorundayım. Neden? Yoksa birileri gelip önünde kendi kameralarıyla birbirlerini çekebilirler. O zaman ne olur? Biz kendi çektiğimiz fotoğrafları satamayız.

Sonra doğruca bi alt kattaki ve -şanssızlık bu ya- geminin ta diğer ucundaki laba koşup filmleri teslim etmem ve yemek odası seansı için silahlanmam gerekiyor. Flaşı monte et, adaptörü beline bağla, zum lensi tak, cebine on makara sıkıştır. Aman ağzın kokmasın, hemen bir tane tictac atıver ve haydi yallah tazyik tekrar beşinci katın son bölümü ‘dining room’a.

Siyah takımlarımız ve papyonumuzla man-in-black edasıyla yürüyen bir katil çetesi gibiyiz. Hızlı adımlarla yan yana ilerliyoruz. Ateşlemeden önce kısa bir toplantı. Tam bir saatimiz var. Kurbanlar önceden paylaşılmış. Siz ikiniz pencere kenarındakileri alın, biz ikimiz de ortadaki masalarla ilgileneceğiz. Bu sefer kaptanın masasını ben alıyorum. O önemli bir ayrıntı. Cruise gemisinde yolculuk etmiş olanınız bilir, kaptan orada bir ‘celebrity’dir ve genelde ortadaki büyük masalardan birinde oturup yolcularla sosyalleşir. Tüm yolcular da kaptanlı bu fotoğraftan ister.

Sonra klasik hikaye…
İyi akşamlar efendim, nasılsınız? Hep barebar bir fotoğrafınızı alalım. Klik. Biraz daha yakın durun lütfen, gülümseyin, işte şimdi oldu. Klik. Evet çok güzel, bir daha alalım. Klik... Şimdi de teker teker, evet önce hanımefendi. Hmm.. kolyeniz ne kadar da hoş, beyefendi mi hediye etti... (bunlar hep eğitimde öğretilen şeyler, benim cümlelerim değil inanın) aman da ne zevklisiniz... Şimdi de beyefendiyi alalım, klik... evvet harika, şimdi beraber, biraz daha yaklaşın, kafalar birleşsin, koca bir gülümseme, teşekkürler, afiyet olsun. Veee yan masa.. İyi akşamlar.. Gülümseyin, klik. Şimdi de bu güzel çiftin birlikte bir fotoğrafı için beyefendiyi hanımefendinin arkasına alabilir miyiz.. teşekkürler (Eşiniz, karınız, kocanız diye hitap etmiyoruz, adam sevgilisiyle kaçamak yapıyor olabilir, gücendirmeyelim). Ellerinizi bayanın omzundan çekin lütfen, bayanın omuzlarını kapatmayalım (Erkekler genelde ellerini askerlik arkadaşlarına sarılıyorlarmış gibi yanlarındaki bayanların omzuna atar, onları bu alışkanlıklarından vazgeçirmeniz gerekir. Çünkü askılı elbiseli bir kadın zarif omzunun koca bir elle kapatıldığı bir fotoğrafı asla almak istemez de ondan).. Ayy film bitti... bir saniyenizi alacağım.. evet, çok hızlıyımdır.. (gülüşmeler).. Yemeğiniz nasıl, güzel mi? Beklettiğim için kusura bakmayın… (Bu hızlıca film değiştirme işi askerlikte şarjör değiştirme işine benzer bir şekilde eğitimlerde pratik olarak üzerinden geçildi) Hazırım, nerede kalmıştık? Bulundukları anı dondurmam ve onları ölümsüzleştirebilmem için önümde safça dikilip tetiği çekmemi bekliyorlar…

En son kimi öldürüyordum, pardon kimi çekiyordum (Bir hatırlatma, ingilizcede ‘shoot’ kelimesi hem ‘ateş etmek’ hem de ‘çekim yapmak’ anlamında kullanılıyor).. Kaptanın masasındayız. Şimdi hepinizi birden alalım lütfen, koca bir grup fotoğrafı olsun, bu muhteşem tatilde kimlerle yemek yediğinizi hatırlamak istemez misiniz… Gülümseyin, ve klik. Teşekkürler. Galerimiz dördüncü katta, yemekten sonra hepinizi bekliyoruz. Afiyet olsun.

Garsonların arasından kimseye çarpmadan usulca sıyrılıp sessizce hallediyorum işimi an’ları öldürerek. Misafirler her şeyden habersiz yengeçlerini yiyip şaraplarını yudumlarken, onlar fark etmiyor ama arkada garsonlar, komiler ve fotoğrafçılar arasında büyük bir iş bölümü ve dayanışma var. Garson fotoğraf karesine girmeyecek, fotoğrafçı tepsileri devirmeyecek, ve her iki taraf da olabildiğince hızlı işini halledecek.

Ve ilk oturum bitiyor, ikinci raund başlayacak. Tekrar dördüncü kata laba doğru bir koşu başlıyor. Makineleri değiştir. Adaptör, flaş, lens, on makara daha, tekrar yukarı, tekrar merhaba, tekrar klik. Tekrar arka fonu indir, çek çek çek, tekrar kapa. Yemeğin ikinci oturumuna git, aynı muhabbet, klik, klik klik…

Başlığı ‘yemek gecesi’ diye attık değil mi, hani nerde inanın ben de bekliyorum yemeği! Açııım.