Saturday, December 03, 2011

Muscat'ta Yeni Eve Taşınma Macerası

Yeni bir eve taşınma süreci tabi ki öncelikle ev bakmakla başladı. 5 oda 5 banyo ya da 6 oda 7 banyolu seçeneklerden sonra tercihimizi insani ölçülerde olan bir kaç eve indirgedik:
-yeni bitmiş, hazır, ancak bir türlü inşaat pisliği temizlenemeyen bir ev
-her odası büyük, aydınlık, temiz, ancak ışık almayan ve hap kadar küçük mutfaklı bir ev
-herşeyi güzel, ancak işe çok uzak bir ev
-müthiş manzaralı, içi düzgün, ancak önü bataklık olan bir ev…

Burada herşeyi aynı anda bulmak mümkün değil. Birinde karar kıldık, ev sahibine evi tutacağımızı söyledik. Adam aileye öncelik verdiğini söylese de biriyle daha görüşeceğini ve akşama kararını bildireceğini açıkladı. Akşam öğrendik ki, evi aynı fiyata bekar İskoç bir erkeğe kiralamış.
Eyvallah dedik.
Bir kaç gün sonra başka bir evde daha karar kıldık, ev sahibi hanıma tamam biz burayı tutmak istiyoruz dedik. Emlakçıyla konuşup diğer teklifleri de değerlendireceğini ve bize haber vereceğini söyledi. Bekledik bekledik, aramadı. Biz aradık, daha iyi bir teklif geldiğini ve evi başkasına verdiğini söyleyerek özür diledi. Sağlık olsun dedik. Ancak sonradan öğrendim ki, hatun evi 2 hafta daha bekletmiş ve bizim iş yerinden bir arkadaşa kiralamış, hem de aynı fiyata, kiracı bu sefer de bekar Alman bir erkek. Enteresan.

Sonra bir evde daha karar kıldık.
Ev koca bir villanın 2. katında bir daire. 2. katın yarısı bizim. Giriş katın yarısı hizmetçinin. Giriş katın diğer yarısı, 1. katın tümü ve 2. katın diğer yarısı da ev sahibinin. Kendisi binanın ön kapısından giriyor –tüm normal insanların yaptığı gibi-, ancak bizim oradan girmemize izin vermiyor. Kapısının önüne gösteriş olsun diye ufaktan bir de fiskiye yaptırmış. Bizim içinse bahçenin arka duvarına eğreti bir kapı açtırmış, biz arkadaki henüz ev yapılmamış parselden geçerek bahçeye giriyoruz. Ancak o boş parsel toprak, kum ve çamur olduğundan eve trekking yaparak girmek gerekiyor. Ev sahibine burası ne olacak diye sorduğumuzdaysa, bu parsel benim değil, hiç bir şey yapamam, arabanızı gelin ön tarafa park edin, binanın yanından yanından yürüyerek arkasına dolanıp oradan girin dedi. Peki ya kucağımda çocuk ayağımda topuklu ayakkabıyla buradan nasıl geçmemi bekliyorsun dediğimdeyse bir kahkaha atmakla yetindi. Onun o gülüşüne bendeki sinir arttı tabi. Ama burada işler sinirlenip bağırarak hallolmuyor, sen de onunla birlikte gülüyorsun, ertesi gün aynı problemi tekrar dile getiriryorsun. 4. 5. gün adam durumun ciddiyetini farketti ve tüm ısrarlarımız sonucu en azından bir arabalık park yeri için çakıl getirtip dökmeyi kabul etti. Ona da şükür.

Bahçe kapısının en sevdiğim yanı ise anahtarı yok, sadece sürgüsü var, bahçeden içeri girince iç taraftan sürgülüyorsun. Şayet birileri seni ziyarete gelirse dış kapıdan içeri giremiyor, 2. kattan inip kapıyı açıyoruz. Çıkarken de dışarıdan sürgülüyorsun. Geçen arkadaşlar uğradı, aşağı inip kapıyı açtık, geldiler. Giderlerken de kapıyı dışarıdan sürgüleyip çıkmışlar. Ertesi sabah bahçeden çıkamadık iyi mi. Çağrı 2 metrelik bahçe duvarına tırmanıp yandaki inşaatte çalışan işçilere el kol etti de gelip kapıyı açtılar bize, kurtulduk.

Evi tutacağız, son kontrolleri yapıyoruz. Farkettik ki evde 2 banyo olmasına rağmen çamaşır makinesi kuracak bir bağlantı musluğu yapılmamış. Ev sahibine biz çamaşır makinemizi nereye bağlayacağız diye sorduğumuzda ise, siz de çok şey istiyorsunuz, nereye bağlarsanız bağlayın dedi, iyi mi. Mutfakta ise bulaşık makinesine yer olmadığı gibi, buzdolabı ve fırın için de yer düşünülmemiş. Baktık ki bu Umman’da ev olayı sakat, biz yine de evi tuttuk, buzdolabını salona koyar, fırını tezgah üstü alırız diye düşündük. Ev sahibine de yalvar yakar çamaşır makinesi için balkona bağlantı çektirdik, evet balkona.

Bu arada evimizin balkonu oda kadar büyük, zaten sonradan odaya dönüştürülebilir diye de klima bağlantısı bile var. Evin çelik dış kapısı direk balkona açılıyor, eve ise balkon kapısından giriyorsun. Evimizin önündeki parsel ve onun önü de göz alabildiğince boş, onun önü de okyanus. Şahane bir manzarası var anlayacağınız, ancak balkon korkuluğu, metal değil, betondan ve yaklaşık 120 cm uzunluğunda, yani hadi balkon keyfi yapalım kahvaltıyı dışarıda edelim dediğin vakit, sandalyeye oturduğunda müthiş manzara yerine koca bir duvar görüyorsun.

Sıra eksik eşyaları tamamlamaya geldi. Lulu’dan (buraların Kipa’sı) iki tane dolap aldık. Kurulu getiremiyorlarmış, paketli gelecekmiş. Eve teslim olmasına bile şükrederek Ok dedik. Sonra gittik, Carrefour’dan buzdolabı ve çamaşır makinesi aldık, hemen getirebilir misiniz acelemiz var dediysek de ancak 3 gün sonra dediler. Buzdolabı 3 gün değil 1 gün sonra geldi, kordonu kablosunun altında kalmış, hafif ezik. Yine de çalışıyor, kabul ettik. Çamaşır makinesi ise 2 gün sonra geldi. Carrefour’dan alırken depoda yenilerinin bulunduğunu söyledikleri halde çamaşır makinesini açık bir şekilde teşhir ürününü getirdiklerinden, makine geldiği gibi geri gitti. Bir gün sonraya yeniden randevu verdiler. Ertesi gün oldu, getirelim mi diye aradılar, dışarıdayız, saat 3’ten sonra gelin dedik, tamam dediler. Saat 1’de arayıp biz geldik, kapıdayız, nerdesiniz diye sitem ettiler. Apar topar eve gittik, makineyi aldık, ancak bağlamadılar. Bağlamak için tesisatçının bir gün sonra geleceğini söylediler, gelmedi, sonra 3 gün sonraya randevu verdiler, yine gelmedi, baktık ki çamaşırlar dağ gibi oldu, tuttuk biz bağladık. Bu arada çamaşır makinesi kablosunun prizi üçlü olması gerekirken ikili topraksız çıktı. Çağrı bir elektrik mühendisi olarak bu duruma çok içerlese de, artık geri vermelerden gına geldiğinden uğraşmadık. Kaçak olmamasını umuyoruz.

Derken bir ara eşek ölüsü ağırlığındaki dolaplar geldi. Bir tanesini açtık baktık ki, normalde IKEA gibi yerlerden alındığında kutunun içinden çıkan kurulacak şeyi adım adım anlatan sayfalar dolusu talimat kitapçığı, bir A4’e sığdırılmış. Talimat kitapçığı olmuş sana talimat kağıtçığı. Tüm stepler üstüste, o vida buraya, şu raf oraya, bu çıkıntı şu deliğe vs. herşey ayı diagram üzerinde gösteriliyor, bir de üstüne üstük net değil. Dedik ki, alt tarafı bir dolap, kurarız herhalde. Açtık vidaları, çivileri, bilimum bağlantı elemanlarını ve kurmaya başladık.

Bu arada mutfakta fırın yeri olmadığı için bir süre gazlı mı elektrikli mi gazlı mı elektrikli mi sürüncemesinde kaldık. Gazlıların güvenliği yok, güvenliği olanlar çok pahalı, elektrikliler adam gibi ısıtmıyor, gazlı tezgah üstü alalım desek, gaz çıkışı oraya kadar uzanmıyor, ortadan kablo dolaştırmak olmaz, tezgah üstü fırın alalım desek tezgah zaten bit kadar, fırını koydu mu bitiyor. Bu kararsızlık birkaç gün sürdü, en sonunda baktık ki aç kalıyoruz, basit tezgah üstü elektrikli bir ocak aldık geçtik, İtalyan marka, yerli dandiklere nazaran süper çalşıyor, memnunuz. Bir de kettle aldık. Akşam Çağrı’ya çay demlemesini, çabuk olsun diye de suyu önce kettle da ısıtıp, sonradan ocaktaki çaydanlığa transfer etmesini önerdim. Ben o sırada Mavi’yi emziriyordum. Bir süre sonra Çağrı mutfağa gitti ve kendi kendine söylenmeye başladı. Nooldu dedim, sakın bana kettle ı elektikli ocağın üstüne koyduğunu söyleme! Aynen öyle yapmış. Kettle ın altındaki plastik erimiş devreler görünüyor, eriyen plastikler elektrikli ocağa yapışmış, Çağrı telle ovarak onları çıkarmaya çalışıyor.

Bu arada, evin ortasına yayılmış olan dolap parçaları halen bir araya gelmeyi bekliyor. Kutulardan çıkan kıyafetler de öbek öbek bir halde yatakların, kutuların, kanepelerin üzerinde. Tam tımarhane. Dakikalarca baktığımız talimat kağıtçığı üzerinden hiç bir şey anlaşılmadığından karınca hızıyla ilerlediğimiz için, dolabın kurulması da vakit alıyor.
Ertesi gün kettle ı götürüp yenisini aldık. 2 gün sonra Çağrı ocağın elektrik kaçırdığını söyleyerek aldığımız yere gitti ve geri verdi. İtalyan ocağın gitmesine çok üzüldüm, zira beni çarpmıyordu. Yerine indüksiyonlu ocak aldık. Eve geldik ve Tefal marka tencere tavalarla çalışması gereken ocak dandik çaydanlığımız hariç hiç birini ısıtmadı. Carrefour’da artık Çağrı’yı bellediklerinden, bu seferki ürünü ben geri verdim.

Eve geldik, bir de baktık ki elektrik süpürgesinin kordonu balkon kapısına sıkışıp ezilmiş. Çağrı yine tutturdu, bu kullanılmaz elektrik kaçırır diye, artık ben keçileri kaçıracağım, bırak kaçırsın dedim. O olduğu gibi kaldı ama buzdolabının ezik kablosu için elemen geldi ve değiştirdi. Bu arada vidaların takılması gereken dolap yerlerinde delikler olmadığından, vida yerlerini ezbere ayarlamaya çalıştık, matkabımız da olmadığından vidaları ahşaba bir Çağrı bir ben sırayla kanırta kanırta soktuk. Ve sonunda dolaplar bitti, kapaklarla dolabın kendisi arasında iki parmak boşluk kaldı ama tahmini açılan deliklerle bundan iyisi can sağlığı.
İşte böyle…

Tuesday, November 08, 2011

Bardak Dolu Boş Meselesi

29 Mayıs 2011 - Muscat

32 yaşındayım. Pek çok yerde yaşadım. Dünyanın pek çok yerini gezdim gördüm. Ve bugün sabah evden işe gelirken arabada bir gerçeği fark ettim: Hayat aslında iyi ya da kötü değil, mutlu ya da mutsuz değiliz, tamamiyle hayata bakış açımızla ilgili bir durum bu. Çok klişe olacak ama gerçekten de bardağın dolu ya da boş tarafını görmekle ilgili. Çünkü bugün farkettim ki bardak hep yarı yarıya, hep de öyle olacak.

Gelin beraber bende bu aydınlanmaya doğru giden yolda başımdan geçenlere ya da hayatımdan geçip gidenlere bir bakalım. Ankara’da mutlu bir evin mutlu tek bir çocuğu olarak büyüdüm, ne büyük sıkıntılarım ne de büyük heyecanlarım oldu, sıradan bir hayattı benimkisi, kendi iç dinamikleri olan, bir gün gülen bir gün ağlayan bir çocuktum, öyle de büyüdüm. Kısacası normaldim işte. Hayata karşı büyük karamsarlıklarım ya da Polyanna mutluluklarım yoktu.

Hayatımın ilk derin mutsuzu üniversitede karşıma çıktı: ne yazık ki aşık olduğum insan. Onun mutsuzluğuna mı kapıldım, hayata olan tersten bakış açısına mı bilmem ama, güllük gülistanlık bir bahar gününü bile saçmasapan incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular yüzünden hem kendisine hem de çevresindekilere zehir eden bir insandı, ya da onun o dönemine denk gelme şanssızlığını yaşadım. Hatta bir keresinde bana benim hayata mutlak bakış açımın ‘high’ bir kafa yapısında olduğunu söylemişti. O ancak kafası yüksekken benim gibi hissedebiliyormuş. Bunu duyduğumda ona acımıştım. Tabi gel zaman git zaman benim de o pembe gözlüklerimin rengi değişti ve ben de karamsarlar grubunun bir üyesi oldum. Zaman zaman kendime yukarıdan bakma fırsatım olsa da yine de insan bir mutsuzluk girdabının içine kapılınca nereye gittiğini kendi de farkedemiyor.

Bir başka anım ise dayımla, Datçadayız, Ankara sonrası ilk gün, yani özel bir gün. Datçaya kavuşmuşum, hava şerbet gibi, sessizlik, dinginlik, müthiş bir huzur. Dayımla birlikte sahildeki yoldan limana doğru yürüyoruz. Dayım tüm yol boyu söylenip küfretti, yolun kenarındaki elektrik direklerinin hepsi yere yıkılmış, lambaları ise parçalanmıştı, bunu yapanlara, vandalizme küfrediyor, buna engel olamayan mercilere sataşıyor… Dedim ki dayıcım ne garip değil mi, ikimiz de aynı yere bakıyoruz ama sen öndeki lambalara takıldın kaldın, haklısın büyük bir vandalizm ve aşağılık bir durum bu ancak arkadaki denizin güzelliğine baksana, masmavi bir Akdeniz, arkasında yeşil adalar, gökyüzü desen yumuşacık öylesine huzurlu ve sessiz ki… İki insan aynı yere bile baksa hep farklı şeyleri görüyor ve bizi mutlu ya da mutsuz yapan ya da hayatımızı iyi ya da kötü yapan diyelim, aslında hep gördüğümüz şeyler. Hangisini görüyorsun, parmağının ucunu mu, parmağınla gösterdiğin Ay’ı mı, sana bağlı.

Başka bir gün hayatımın tatili diyebileceğim Endonezya’da arkadaşlarımla birlikteyim. Herşey, herkes, doğa, günler, geceler kısacası herşey muhteşem, ve bir gün eşyalarımızın bulunduğu eve hırsız giriyor; fotoğraf makinem ve o güne kadar satın aldığım bir ton ıvır zıvır çalınıyor, tabi acayip üzülüyorum, ağlıyorum. Arkadaşlarımdan biri bu halime şaşırıyor ve niye ağlıyorsun ki diye soruyor. Bense onun bu vurdumduymazlığına şaşırıyorum. Ardından diyor ki, ağlayacak ne var, sadece eşyalarını aldılar, yaşadıkların hala sende, onları kimse alamaz. Haklı. Hayata nasıl bu kadar pozitif bakabildiğine inanamıyorum, hatta bu pozitifliği beni sinir bile ediyor ve ağlamaya devam ediyorum.

Bu arkadaşla yıllar sonra bir anım daha var, onun hayata bakış açısı değişmemiş ancak benim kötümser düşüncelerim artık yavaş yavaş iyimserliğe adım atıyor. Hatırlamıyorum günlerden ne, bir kaç sene önce, dediler ki bugün özel bir gün, kozmik bir şey işte ne olduğunu hatırlamıyorum, güzel şeyler dileyin, iyi şeyler olacak, bu gün ortamda çok fazla enerji var, reiki için çok uygun bir gün vs. vs.. tabi benim bu ruhani olayları taktığım yok. İş yerindeyim, merdivenlerden aşağı koşar adım inerken ayağımı burkuyor ve düşüyorum, yürüyecek gibi değilim, odama kadar taşıyorlar. O gün de şans eseri bu arkadaş bizim iş yerinde, ona küfrediyorum yine, ulan hani bugün enerji vardı da iyi şeyler olacaktı, anasını satayım tüm kötü enerji bende patladı ayağım burkuldu şu halime bak diyorum. Bana diyor ki, belki de bugün iyi enerji olduğu için ayağın sadece burkuldu ve kırılmadı. Keşke dedim ben de hayata bu bakış açısıyla bakabilsem, ne güzel, benim neden aklıma gelmiyor belki de ruhani güçlerin beni gerçekten koruduğu ve ayağım kırılmadığı ve koltuk değneklerine muhtaç olmadığım. Ucundan Polyanna’ya dokunuverelim dedim.

Bu yolda bana eşlik eden bir başka insan ise sevgili kocam. Kendisi ne ruhani bir insan, ne de bardağın dolu kısmını görmek için kendini zorlayan biri. Daha ilk günden beri hayatıma hep iyimserlik, sakinlik ve sabır zerkediyor. İzmir’de belediye otobüsü geciktiği için beklemekten sinir krizlerine girdiğim zaman halime çok şaşırmış ve demişti ki, sen kendini üzsen de üzmesen de, bu kadar hırpalasan da hırpalamasan da o otobüs yine geç gelecek, senin ruh halin otobüsün geldiği zamanı değiştirmeyecek. Tak kulağına bir kulaklık, müzik dinle. Haklıydı, ben ne kadar sinir olsam da o sinir bana geri dönüyordu. Onun yıllardır iyimserliği sayesinde hayat biraz çekilir geliyor bana da. Tabi ki asla onun kadar sakin, vurdumduymaz olamıyorum ama artık Ummandaki rehavetin ve tembelliğin de sonucu olarak süpermarkette, bankada ya da herhangi bir yerde sıralarda beklemekten filan gocunmuyorum. O vakitleri kayıp değil, kendi kendime hayal dünyasında geçirdiğim vakitler olarak görüyorum, belki de tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak misali bir durumdayım ancak o laf bile gerçek. Artık yapacak bir şey yok, çaren yok ve duruma maruz kalacaksan eğer direnip de daha fazla kendini hırpalamanın alemi yok.

Tabi, bardaktaki doluluğu –bazen bardak gerçekten boş bile olsa- görmeyi ise ortağımın annesi, yoga hocamdan öğreniyorum. Parasızlık ve işsizlikten şikayet ederken bana, bolluk ve bereket içindeyim diye tekrar edip durmamı söyleyen oydu. Ne yalan söyliyim manyak bu hatun demişliğim var. Bardak boşsa boştur arkadaş, ancak sen gönlünü zengin tutacaksın ki zenginlik gelsin seni bulsun demişti. Yılmadım, söylediklerini yaptım, inandım, kendimi inandırmaya çalıştım derken birkaç sene sonra güzel bir iş, güzel bir çocuk, güzel bir ev beni buldu. İlk başta yaptığım belki kendini kandırmaktı ancak bazı şeyler en inanılmayacak zamanda bile ancak inandığın zaman gerçekleşiyor, bunu anladım. Ki ben bunu çok zaman öncesinden biliyordum zaten, insan zamanla unutuyor. Bu yazı böyle kafayı sıyırık yogiklerin Cem Yılmaz’ın taklidini yaptığı gibi mutluluk içimizde, sevgi içimizdesine bezedi ama aslında onlar da hep hayata bakış açısına bağlı. Mutluluk da mutsuzluk da içimizde, doğru, başka bir yerde değil ki, mutluluk somut bir şey değil ki gidip satın alasın. Onu içinden tutup çekmek marifet. Ben zaten mutluluğun da peşinde değilim. Bardaktaki doluluğu da boşluğu da görebilsem yeter bana, sadece birinden birini görmek değil. Boş tarafı gören mutsuz da sırf doluyu görmek de manyaklık bence.

Gelelim sabahki aydınlanmanın nedenine. Geçenlerde buraya yeni taşınan Türk bir çiftle tanıştık, geldikleri için pişmanlar, mutsuzlar, geri dönmek istiyorlar, uzatmayayım. Kız hamile ve aynı hastanede benim doğumumu yapan aynı doktora gidiyor. Ben hem hastanemden hem de doktorumdan acayip memnunum. Normal doğum diyorum, tabi ki diyor, her gittiğmde gereksiz yere ultrasona sokmuyor, hastane temiz vs. her türlü tetkiki yapıyorlar. Ancak hatun burada kriz geçirmiş, doktordan nefret etmiş, hiç bir şekilde güvenmemiş, hastaneden hiç memnun kalmamış vs. vs. vs. ve geri Türkiye’ye dönmüş. Hizmet aynı hizmet, doktor aynı doktor. Tek fark bakış açısı. Bunu sabah yolda önümdeki arabayı sollarken arkama hem tepedeki hem de yan aynadan ayrı ayrı baktığım an farkettim. Çünkü arkadaki aynı araba, birinde var diğerinde yoktu.

UMMAN’DA EV / MİMARİ ANLAYIŞI ÜZERİNE

İki katlı, büyük bahçeli, yüksek beton duvarlı, kocaman metal sürgü kapılı, ark şeklinde pencereli, sur şeklinde teras korkuluklu, açık renkli dış cephe boyası ve çöl renkli iç mekan seramikleriyle tipik Umman evleri: villalar…

İnsan bir ‘ev’den ne bekler? Önce onu düşünmeliyiz, değil mi? Kafasını sokacağı, yatıp uyuyacağı, yemek pişirip yiyeceği, oturup dinleneceği ya da banyo yapıp temizleneceği mekanlar. Bu bağlamda bir ‘ev’de neler olmalı, en basitinden birkaç oda, banyo ve mutfak. Umman’da ise evler odalar ve banyolar üzerine kurulu.
6 odalı – 6 banyolu, 7 odalı – 5 banyolu, biraz küçülelim dersek (ki zor buralarda küçülmek) 3 odalı – 2 banyolu, çok zorlarsak 2 odalı – ama illa ki 2 banyolu ev bulmak da mümkün.

Mutfağa gelecek olursak, orada biraz sıkıntı var. 9 odalı ancak mutfaksız ev gördüm ben. Birbirinden büyük odalar arasına sıkışmış, ışık almayan, minnacık mutfaklar. Evlerde her odada –hol de dahil- klima varken, mutfaklarda sadece tepede dönen fırfırlardan var. Neden mi? Çünkü, Ummanlılar hiç mutfağa uğramıyor. Orası hizmetçi –maid- ler için düşünülmüş, karanlık, sıcak ve havasız mekanlar.

Gelelim bahçe ve teraslara. Bahçelerin zemini beton, bahçe duvarları ise 2 metre yüksekliğinde tuğla (muhafaza amaçlı, aman camlardan evin içi görünmesin). Halk arasında teras olarak geçen şey ise -işte en bayıldığım bu- klima dış ünitelerinin ve uydu antenlerin takılı olduğu düzlem. Buraların teras olarak kullanımı önerildiği gibi, yıkamak da mümkün değil (tabi ki su gideri yok). Zaten hiçbir terasın tepesinde de gölgelik yok. 50 derece cehennem sıcağı yaşanan bu ülkede tente ya da gölgelik de kullanmadıkları gibi, hemen hemen her eve ‘kullanılmayan’ teras yapmaktan da kendilerini alıkoyamıyorlar.
İstisnasız her yapıda, terastan ayrı bir merdivenle tırmanılan su deposu koymak amaçlı çıkılan ek bir kattan ise hiç bahsetmiyorum.

Balkonumu yıkayamamak, perdeci bulup perde taktıramamak, oda duvarında klima boşluğu ile yaşamak zorunda kalmak, ya da uydu anten takacak yer bulamamak gibi evsel sorunlardan sonra bu sefer de tuttuğumuz evde çifter çifter yapılan banyolarda çamaşır makinesi bağlayacak gider, mutfakta ise ne ocak ne buzdolabı ne de bulaşık makinesi koyacak yer yok, allahtan tezgaha bir musluk koymuşlar da mekanın mutfak olduğu böylece anlaşılıyor. Bu durumu ev sahibine söylediğimizde ise gülmekle yetinip, bunların bizim problemimiz olduğu ve nereye koyacaksak kendi yaratıcı çözümümüzle gelmemiz gerektiği cevabını aldık.

Eve taşınma hikayesi sonra…

THE WAVE – Yılan Hikayesine Dönen Uydu Anten Sorunsalı



Arap çöllerinde yaşarken Fatmagül’ün Suçu Ne izlmenin suçu ne?
Malum, gurbetteyiz, insan arada bir Türkçe duymaya hasret. Her ne kadar televizyondan haz etmesem de, buralarda iki Türkçe dizi ya da haber izlemek insanın hoşuna gidiyor diye düşünerekten Türkiye’den digitürk getirdik.
Kaldığımız komplex o kadar steril, o kadar kurallı, o kadar bir şeye müsade etmeyen bir yer ki, Çağrı daha digitürkü ısmarlamadan bu uyduyu nasıl bağlayacağız diye karalar bağladı. Oralarda yaşayan dolu Türk var, herkes nasıl yapıyorsa biz de o şekil yaparız diye düşündük. Safız ya!
Milletin evler genelde villa olduğundan tepede kendilerine ait uydu antenleri var ve istedikleri yöne çeviriyorlar. Biz 3 katlı apartmandaki dairelerden birinde kalıyoruz, apartmanın tepede 4 anten var: Arap, Hint, İran ve Mısır kanalına ayarlı konumda.
İstersen fişini bunlardan birine takıp kanalları izleyebiliyorsun da ne işin olur Hint kanalıyla.
Ancak tepede ekstra uydu koyacak yer yok, evin balkonuna da boltlamak olmaz, ne me lazım, mahkemeye filan verirler. Makul uygulama bina cephesine monteden ise itinayla kaçındık, anteni ev dahilinde çözelim, kimseye bulaşmayalım dedik. Nasıl yaparız ederiz diyerek harcadığımız mesaiden sonra Çağrı kendine has dahiyane bir çözüm buldu; büyük boy plastik bahçe saksılarının içine şantiyede beton döktürüp içine de uydu antenin direğini saplayarak anteni buna sabitledi. Tabi o saksı yaklaşık 80-90 kilo geldiğinden şantiyeden bir kaç mühendis arkadaşın da yardımıyla anteni hep beraber eve çıkardılar.
Biz bu dahiyane çözümle mutlu digitürk izlerken The Wave sorumlularından bir uyarı geldi: Anteninizi acilen çıkartın, görüntü kirliliği yaratıyor. Neymiş balkona koltuk, kanepe, şemsiye, kutu, dolap koyamadığımız gibi uydu anten de koyamıyormuşuz. Görüntü kirliliğiymiş!
Ev sahibini aradık, Ok diyin sallayın dedi. Bir süre salladık, uyarılar ardı arkasına gelmeye başladı. Geleceklermiş, anteni çıkaracak ve faturasını da bize keseceklermiş.
Sonra aklıma bu görüntü kirliliğini gidermek için bir çözüm geldi: anteni boyamak!
Ve bu sanat eserini yarattım: uydu mandala.

Bir daha uyarı gelmedi, birileri beğendi sanırım :)

Thursday, July 21, 2011

Arabın İsmi

Ummanlı öğrencilerim A4 sayfaya yaptıkları çizimlerin altına öyle bir imza atıyorlar ki çizdikleri şeyden büyük,
evladım küçük yazacaksınız sadece kurşun kalemle, sayfanın köşesine küçücük yazcaksınız diye bağrınıp durayım,
mürekkep ve fırçayla, boardmarkerlarla sayfanın yarısını kaplayan isimler, çizimlerse bozuk para büyüklüğünde…

Ben bu arapların KOCAMAN isim yazma eyleminin nedenini merak edip dururken Abu Dhabi şeyhi cevabı verdi:
Şeyh adını 1 kilometre boyundaki dev harflerle çöle yazdırmış, iyi mi. Uzaydan görülüyormuş.

Ben de öğrencilerimin günahını almışım A4ü kapladı isimleriniz diye, adam adaya 3.2 km uzunluğunda yazmış ismini.

Monday, January 17, 2011

KIRKINI ÇIKARDINIZ MI?

Bebek büyüyor, günler geçiyor. Annem diyor ki ‘hele bir kırkı çıksın da biz de Türkiye’ye dönelim artık’, kayınvalide Türkiye’den telefon açıyor ‘nasıl kırklayacağınızı biliyor musunuz, 40 taş toplayacaksınız…’. Merak ettim. Nedir bu ‘kırk çıkarmak’ ya da ‘kırklamak’?

Türk Dil Kurumundaki açıklamaya göre ‘kırkı çıkmak’, doğumdan ve ölümden sonra kırk gün geçirmek, ‘kırklamak’ ise loğusa veya yeni doğmuş bebek için kırk günü doldurmak veya doğumdan kırk gün sonra bebeği törenle yıkamak anlamına geliyor.
Eskiden yeni doğan bebekler nazardan korunmak ve sağlık nedenleriyle kırk gün sonra dışarıya çıkarılırmış. Ölünün ardından tutulan yas ise kırk gün sonra okunan mevlüt ile son bulurmuş.

Kırk nasıl çıkarılır?
Kırklama adı verilen bu aktivite loğusa ve çocuğa ‘kırklar basmasın’ diye tüm akrabaların toplandığı bir seremoni şeklinde yapılır, kırk çakıl taşı alınıp kırklama suyu hazırlanır, bebekle anne bu suyla yıkanır, yıkandıkları suyun içine altın, gümüş, nazarlık atılır -bereketli olsun amaçlı-. Sonra da bebek alınıp uzak bir akrabaya götürülür –bebek uzun ömürlü olsun amaçlı-, akrabalar bebeğe yumurta verir –bebek sağlıklı olsun amaçlı-, annenin kafasına un sürer –bunun amacını bilemedim- vs. vs.
Şamanist inanca göre ise bebek artık kötü güçlerin elinden kurtulmuştur.

Kırklamayla ilgili çeşit çeşit inanış var; huysuz ve yaramaz çocukların ‘kırkına şeytan karıştığına’ inanılırmış. Henüz kırkı çıkmamış iki bebeği bir araya getirmezlermiş, aman ‘kırkları karışmasın’ diye –artık karışırsa ne olacaksa ya da karışması nedemekse-

Aslında kırkı çıkan ya da çıkarılan –herneyse- bebek değil, anne. Bahsi geçen kırk gün, ‘loğusalık’ adı altında annenin yeniden kendini toparlama ve eski bedensel ve ruhsal haline geri dönmesi için geçen süre. Bu nedenledir ki atalarımız ‘loğusanın mezarı kırk gün açık kalır’ demişler !

Bebeğin doğumunun kırkıncı günü, ‘kırklar basmasın’ diye, evden çıkarıp konu komşuya götürüyoruz.
Biri öldüğünde ardından kırkıncı gün mevlüt okutup yine konu komşuyu çağırıyoruz.
Peki ya evlenirken kırk gün kırk gece düğün yapıp konu komşuyu yedirip içirmek nedendir?

Bir hafta yediyse, bir ay otuz çekiyorsa ve yaş otuzbeş yolun yarısıysa eğer nedir bu kırkın alameti?

Deneyimli olmayan henüz pişmemiş biri neden kırk fırın ekmek yemeli?
Neden hep kırk dereden su getiriyoruz?
Kırk yıl düşünüp de aklımıza gelmeyen şey nedir?
Yemek sonrası neden ya kırk adım atılıyor ya da sırtüstü yatılıyor?
Neden bir acı kahvenin otuz değil de kırk yıl hatırı var?
Nasıl olup da yalancılar bir ayak üzerinde kırk yalan söylüyor?
Gerçekten de bir şeyi kırk kere söylesek gerçekleşir mi?
Neden kırk kere söylenince dilimizde tüy bitiyor?
Kırk küpün neden kırkının da kulpu kırık?
Kimdir bu kırk haramiler?
Suçlulara neden kırk katır mı kırk satır mı diye sorarlar?
Bir delinin kuyuya attığı taşı neden kırk akıllı çıkaramıyoruz?
Bize bir harf öğretenin bile kırk yıl kölesi olmuyor muyuz?
Neden bir şeyleri çok inceleyen kılı kırk yarıyor?
Kırkından sonra azanı gerçekten de teneşir mi paklıyor?

Kırk tarakta bezi olan ben, acaba çocuğumun kırkını çıkarmış mıydım?

Annem diyor ki, sorarlarmış ‘bebeğin kırkını çıkardınız mı’ diye. Evet tuttuk çıkardık : )

Tuesday, December 28, 2010

DOĞUM (26 Kasım 2010)


Hamileliğin son iki haftası kalmış, annemler Umman’a gelecek, doktor artık araba kullanma diyor, ben de işten hamilelik iznine ayrılayım artık bari dedim, hem annemlerle gezeriz de biraz, zaten arada kasılmalar da oluyor, şimdi dersin ortasında doğurmayayım dedim.

Çarşamba son iş günümdü, Perşembe gecesinin bir körü annemler geldi, Cuma günü uyandık, biraz deniz kenarında gezdik, oturduk waffle yedik, akşama Tayland restoranına gittik, acı tatlı ekşi acı ne varsa yedik bitirdik, eve döndük yattık uyuduk. Gece 3 sularında benim de sularım hafiften hafiften gelmeye başladı, böyle istemsiz bir akış parça parça. Haydi dedim Çağrıya kalk, gidiyoruz, hastaneyi aradık, dedik durum bu, buyrun gelin dediler, annemler yol yorgunu, daha uyuyamadan ne olduğunu anlamamış vaziyette giyindiler, ancak herkes sakin –ya da bana çaktırmıyorlar- bavulları kaptık çıktık. Yolda sancıların listesini tutuyoruz, kaç dakikada geldi, kaç saniye sürdü vs…

Bizi odamıza aldılar, ilk başlar iyiydi, kasılmalar geliyor gidiyor, bir ebe geliyor, başkası gidiyor, -değişik değişik ebeler var, filipinlisi, ummanlısı, south afrikalısı, ummanlısı- biz Çağrıyla sohbet ediyoruz, sonra yavaş yavaş kasılmalar ön taraftan arka kuyruk sokumuna doğru kaymaya başladı ki, acısı da beraberinde geldi. Sıcak su torbamızı götürmüşüz, kettledan su doldurttuk, ben yatakta yatıyorum, kasılma geldikçe Çağrııııı diye bağırıyorum, kalkıp –bu arada yatıyor bizimkisi kasılma aralarında, uykusundan kalktı ya, huysuz, kasılma araları da 1-2 dakika ha uzun değil, ama bizimki rüya bile görüyor o arada maşallah- gelip sıcak kompres yapıyor… sıcaklar da yetmeyince dedim bana bişeyler lazım, elime bir maske tutuşturdular buyur oksijen kokla diye, kokluyorum kokluyorum, kocaman nefesler çekiyorum içime yok, bi leyla olduğum gerçek ama acılar tüm ağırlığıyla bedenimde, dedim bu yetmiyor, bir ağrı kesici yapsak, olur dediler, muayene edildi kaç santim açılmışım diye, uygunmuş, bastılar popodan iğneyi, yan etki dedim, biraz uyku yapar dediler, anasını satayım uyku değil başka bir diyara uçtum ben, dünya dönüyor dünüyor… ne diyeceğimi unutuyorum, boş boş bakıyorum, tam mallaştım bir ara, ama allah var etki etti, sancılar hafifledi, ya da ben uçtum.

Ağrı kesici etkisini yitirmeye ve ben yeniden biraz daha bilinçlenmeye başladığımda da doğum odasına aldılar. Kasılma geliyor, doktor ‘ıkın’ diyor, ben ıkınıyorum, hala leyla olduğumdan kasılma aralarında uyukluyorum –bu arada kapının dışında sesimi dinleyen annem aralardaki sessiziliğimden acıdan bayıldım sanıyormuş, oysa huzur içinde bir sonraki kasılmayı bekliyordum-. Çağrı sağı solu inceliyor, aletlere bakıyor, göstergeleri izliyor, doktor bi ara azarladı bunu, aletlere bakacağına karınla ilgilen sen diye, dedim kızmayın, o bir mühendis, işi bu : )
Gerisi şu şekilde gerçekleşti:
Doktor: push push push push push push…
Ebe: biiig push, c’mon, c’mon, biiiig pushh…
Çağrı: it it it it it it it it it it it it it it t it…
Ben: ıııııgggghhhhhh ıgghhhhhhh….

Bu döngü defalarca tekrarlandıktan sonra en nihayetinde –yaklaşık birbuçuk saat-
Bebek: ıngaaaaaaa, ıngaaaaaa….. –bu arada bebek gerçekten de ‘Ingaaa’ diye ağlıyor-
Ikınırken baya vakit geçtiği için bebek çıkarken de biraz vakit geçer diye düşünmüştüm ama bebek bir anda pırtlayıverdi –zıpırcık pıtırcık işte- ve pırtlamasıyla doktorun bebeği kucağıma atıvermesi bir oldu –zaten kaygandı, bence oraya fırladı-. İlk tepkim çok duygulu olmayabilir ama‘hasiktir’ oldu, Çağrı da şok ‘anaaaa’ diye kaldı oğlan. O anki şaşkınlık, mutluluk, heyecan, titreme gibi karmaşık duygularımı anlatmam mümkün değil ama sevgili biricik elinde kamerayı sallamadan tutamayan kocam o an süper bir iş çıkararak baştaki fotoyu çekmeyi başardı -biraz olsun yüz ifadem bir şeyler anlatır sanıyorsam-.

Gerisi küçük yaratığa alışmak, öylece bakmak, bakmak, aval aval suratına bakmak, küçücük ellerine, ayaklarına, kırmızı dudaklarına, minicik burnuna, komik ötesi tırnaklarına bakmak, bulduğun her yeri öpmek, koklamak, geceleri ağlamayla uyanıp emzirme / altdeğiştirme / gazçıkarma döngüsüne takılıp sabahı etmek, uyurken arada yatağına gidip gidip bakıp bu şimdi bizim çocuğumuz mu allah allah diyip düşünmek…

Wednesday, November 03, 2010

THE WAVE – Balkonumu Neden Yıkayamıyorum?

Söylemesi ayıp, geldik Umman’ın taşlı tozlu sokaklarında, özellikle yabancılar için tasarlanmış, içinde 5 yıldızlı otellerin, alışveriş merkezlerinin, kendisine ait bir marinanın yapılması planlanan dudak uçurtucu fiyatlara sahip komplexinde bir ev de biz kiraladık.
Ev güzel.
Ancak dışı sizi, içi beni yakar misali, ilk bomba balkonu yıkadığımda patladı. Sular balkondaki giderden cumburlop ilk kattakinin bahçeye (sanırsın köy evindeyiz), balkonda gider vara ama aşağı kadar uzanan bir boru sistemi yok ne yazık ki!
Tabi pis sular aşağıda, komşu da anında bizde, neler oluyor diye. Ev sahibi, The Wave yetkilileri (bir takım mimar mühendis takımı), şikayetler, telefonlar, mailler sonucu komplexin mimarisinin böyle olduğu, değişemeyeceği açıklaması yapıldı.
Sonuç? Komşu yoksa suyu salıyorum, varsa Vileda’ya kuvvet çöl tozunu temizlemeye uğraşıyoruz.

Şimdi de eve kağıt gelmiş, ayın bilmem kaçında kapınızı, pencerenizi aman iyi kapatın, itfaiye aracı gelecekmiş de binaları dışarıdan tazyikli suyla yıkayacaklarmış. Efendim çok kirlenmişler, temiz bir görüntü için komple bina yıkaması yapılacakmış, çiçeklerimizi, hassas mobilyalarımızı içeri almalıymışız. Görülmüş şey değil, merakla bekliyoruz.

İSİM KONUSU

Bebeğin ismi konusunda Çağrı’yla uzun zamandır atışıyoruz. Henüz bir karara bağlayamamakla beraber oldukça zıt fifkirlere sahibiz.
Şöyle ki;
Ben ilk başta kız olursa BADEM, erkek olursa CEVİZ olsun dedim. Neymiş, BADEM pavyoncu adı gibiymiş. CEVİZ’e çetin ceviz kırıldın mı diye, BADEM’e de gel seni badem ezmesi yapayım diye dalga geçerlermiş, çocukların bunalımlı bir çocukluk mu geçirmelerini istiyormuşum…
İsim konusunda Çağrı yeteri kadar çekmiş, hala da çekiyor aslında zavallı. Zaten ‘Çağrı Aracı’ olarak başlı başına komik olan bir de ingilizcenin tanımadığı Ç, yumuşak G ve I harflerine sahip olmak işini iyiyce zorlaştırmış. Telefonda söylemesi ya da bir yere adını yazdırması gerekiyorsa adını KAGRİ’ya çeviriyor. Kagri nedir yahu! Ben yine şanslıyım. Enternasyonel sularda adımı sahne ismim (!) olan YASMİN’e çevirdim mi işim kolay. Bu ejnebiler de bir tuhaf! Yasemin deyince hiç anlamıyorlar, Yasmin diyince ‘oo how nice’ ! Sonuçta biz çocuğun da bizim gibi bir dünya insanı (!) olacağını düşündüğümüzden en azından hayatından Ö, Ü, Ğ, Ş, Ç, I gibi harfleri çıkaralım dedik. Bu nedenle ÇINAR, RÜZGAR gibi isimleri eledik. Sonra BADEM’i ve CEVİZ’i de eledik. SAVAŞ, BARIŞ, DENİZ, DEVRİM, gibi solcu isimleri de olmasın dedik. KUZEY, GÜNEY, DOĞU, BATI yönlerini de eledik. Ben her ne kadar TEMMUZ, NİSAN ve MAYIS’ ı sevsem de ayları da bir çırpıda eleyiverdik. Geldik rüzgarlara, LODOS’u sevmedik, POYRAZ dedik, bunu ortak beğendik yazdık bir kenara, ancak bu konuda da kız-erkek çatışması yaşadık. POYRAZ ben erkek ismi olur derken Çağrı kız ismi olduğunu iddia etti, bir kız için çok hırçın bir isim bence.
Gerçekten orjinal ve güzel isimler olmalarına karşın ADA, DERİN ve SU gibi isimleri de fazla enteller diye eledik. Yeni doğan bebelerin yarısı EFE yarısı EGE, bir diğer kız yarısı da ECE olduğundan bunları da geçtik. Bir takım basit isimlerin sonuna CAN getirmek koşuluyla üretilen ALİCAN, BERKCAN, SUDECAN isimlerine zaten güldük geçtik.
Erkek olarak ZEYTİN ve ERİK’i önerdim. ERİK aynı zamanda yabancı isim de olabiliyordu oysa, ama Çağrı çocuğun bir gün büyüyeceğini ve hep bebek kalmayacağını bana anlattı. 50 yaşına gelecek ve iş güç sahibi olacakmış, ileride ZEYTİN Bey mi diyeceklermiş. Sonra çok klas bir isim buldum: DALGA. Bununla da herkes dalga geçermiş, dalga mı geçiyormuşum. Neden hep kedi, köpek adı buluyormuşum. Tonik, Tekila ya da Likör demedik ki!
Çağrı sonunda madem tuhaf bir isim koyacaksın, o zaman at yarışı listelerine bakalım diyerek FIRTINA ve YALINAY isimlerini buldu, ne yalan diyim, FIRTINA'yı sevdim.
Bebek Umman’da dünyaya geleceğinden NİZWA, MUSCAT, SULTAN gibi isimleri aklımızdan geçirsek de iki saniyeden fazla tutmadık, Arapçayı sevmediğimden Arap isimlerine de kökten karşı bir tavır sergiledim.
Kız ismi olarak BADEM’de takıldığım için çok da alternatif üretemedim. Olmazmış. ÇAĞLA var, neden BADEM olmasın diye bir daha şansımı denedim. ‘Oturaklı’ isim olmalıymış. Sonra KİRAZ’ı önerdim, sebze-meyve isimlerine karşı olmamıza rağmen bunu sevdi. KİRAZ’ın fonetiği güzel de, eski köylü ismi diye onu da bekleme listesine aldık.
Gezegen isimlerini geçtik. Bir aileye bir çiçek yeter diye çiçek isimlerine hiç bakmadık. Haftanın günlerini de unuttuk. Sonra ben kız için MAVİ ismini buldum. Her nasılsa ikimiz de ılımlı baktık bu isme. Çerçi Çağrı hala ‘hele bir doğsun, bebeğe bakıp adını öyle koyalım’ dese de hazırda da birkaç tane tutmakta fayda var.
Hepsi birer çizgi film karakter ismini andıran RAFİ, SABİ, YOMİ, CENİ, BENİ gibi yahudi isimlerine de arada bir güldük.
Bu arada tüm bu itirazlar sırasında kendisi de isim bulmuyor –daha doğrusu türetmiyor_ değil: BAYBORA, COŞKAN, AYDOLU, AYDENİZ, CEYLİMLEY, CEYLİNAZ, ALPERDENCAN gibi...
En kötü, cepte yılların vazgeçilmez isimleri ALİ’yle AYŞE var!
Arada Türkiye’ye döndüğümüzde, memlekete hasretinden olsa gerek Çağrı bir hafta boyunca ZEYBEK diye tutturdu.
Çocuğun erkek olacağı üzerine yorumlar çoğalınca kız isimlerini eledik. Son bulduğumuz MAVİ'nin erkek adı da olabileceğini düşündük. Bunun üzerine de ileride çocuk genel müdür olduğunda (nedense hem müdür oluyor bizimkisi) Mavi Bey olmaz diye çok yorum geldi, buna mukabelen türetilen MAVİ DENİZ, MAVİ BULUT, DERİN MAVİ gibi ikili isimler üzerine düşündük. Ben iki isim olması taraftarı olmasam da, henüz karar verebilmiş değiliz.
Aile yorumları da birbirinden komik. Kayınvalide C harfinin şeklinden ötürü (koruyuculuğu varmış) CEYLİN, CEYDA gibi isimleri önerirken, annem MAVİ için ‘maviii maviii masmaviii’ şarkısını söylemekle yetindi. Tabi bu arada kayınpederin de çocuğa benim babamın adını vermemizi önermesi üzerine, ‘ay el kadar çocuğa da TARIK denir miymiş ayol’ diyerek geçiştirmem de cabası. Dayımın da dedemin adı HAYRİ'nin aslında ne kadar orjinal olduğu üzerine de dedemi ne kadar sevsem de bebeğe dedemin adını vermek istemedim, dedem ayrıydı, çocuksa başka bir karakter olacak. Babamsa işin gırgırında, ABUZİDDİN koyarsak hiç kimse yıllar boyu unutmazmış bizim oğlanı, hep akılda kalan biri olurmuş.

Sonuçta bir ay kadar bir zaman kaldı, isim falan yok ortada.

UMMAN YENİDEN

Bebeği nasıl bir memlekette dünyaya getireceğim diye düşündüğümde, aslında Oman’ın Türkiyeme göre çok daha modern, düzenli ve çok daha mantıklı bir yer olduğunu farkediyorum. Yarını belli olmayan memleketimde her gün ‘bugün ne olacak acaba’ diye yaşamaktansa, burada ‘daha kolay ve basit’ bir yaşam sürmek belki de en huzurlusu.

1659-1744 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu işgali altında olan Oman asıl gücünü 1970’te Sultan Qaboos’un başa gelmesiyle kazanıyor. 40 senedir bu ülkeye hem Silahlı Kuvvetlerin başı, hem Prime Minister, hem Savunma Bakanı, hem Dışişleri Bakanı olan SQ 16 yaşında İngiltere’ye eğitim görmeye gidiyor ve ülkesine dönüp başa geçmeden önce de 6 sene dünyayı geziyor. Sultan tahta geçtiğinde daha önceleri İngilizlerin, Portekizlilerin kolonisi olmuş bu ülkeyi toparlayarak ortaya bir Sultanlık çıkarıyor. Hiç de adı gibi olmayan bu adam ülkede eğitimde, ulaşımda, ticarette kadın haklarında bir ton gelişmelere ve yeniliklere imza atıyor, refah seviyesi yükseliyor, milli gelir artıyor. Onun sayesinde ekonomi güçleniyor, savunma sanayi gelişiyor, eğitim artıyor, kadın da erkek gibi haklardan yararlanmaya başlıyor, kendi vatandaşına önem veriyor öncelik tanıyor, okula giden öğrenciye maaş bağlıyor, evlenen çiftlere kredi ya da arsa sağlıyor…
Din –bizdeki aynı din-, bu ülkenin ne ilerlemesine ne de gelişimine engel oluyor. Bir ülkenin kültürel kimliğini değiştirmeden modernleşmenin başarısı açıkça görülüyor burada. Ve ülkede bir karışıklık yok, ne terörist var, ne hırsızlık, ne sapıklık, ne cinayet, ne birşey. Kurallar katı, polis güçlü. Trafikte yakalandın mı polise rüşvet teklif etmek hapisle sonuçlanıyor.
Bir takım yasaklarsa yasal değil. Evet ülkede içki satışı yok ama bu alkol tüketemeyeceğin anlamına gelmiyor ya da kadınlar çarşaflı ama bu örtünmek zorunda oldukları için değil. Bu tip kurallar toplumsal kurallar. Bir Ummanlı kadın pekala da saçını başını açabilir ve bir bara gidip içip dansedebilir, kimse kırbaçlanmıyor.

Ülkede hiç bir besin üretilmiyor desem yeridir, ne sebze ne meyve, tüm gelir kaynağı topraktan hunharca fışkıran petrol. Öyle Dubai gibi turizm gelirleri de yok. Uğraştıkları tek görünür problem trafik. Ülkenin her yanı otoban. Petrolün sudan ucuz olduğu ve otomobile vergi alınmayan bir ülkede yaşadığımızdan kişi sayısı kadar da otomobil var ve haliyle yollar araba dolu. Toplu taşıma konsept olarak gelişmemiş, ne tren, ne otobüs, ne minibüs, ne de şehir içi otbüslerine rastlamak pek mümkün değil. Ehliyet genç yaşta veriliyor, yollar geniş ve bakımlı olduğundan hız limitleri yüksek. Dolayısılyla da araba kazaları burada ölüme neden olan en büyük etken. Bu sorunu da çözerlerse buranın daha da yaşanır bir yer olacağından şüphem yok.

ARABIN KASIRGASI - ‘cyclone’ Mayıs 2010

Heryerden uyarılar geliyor. Yağmur yağacak, çok şiddetli yağmur yağacak, fırtına kopacak, kasırga olacak, deniz kenarına inmeyin, arabanızı dışarıda bırakmayın, park yerine alın, vadiden geçmeyin, her şeye hazırlıklı olun, hatta mümkünse evden çıkmayın.
40 derece sıcaklıkta yazın ortasındayız, kışın bir iki kere yağmur yağmış, Umman meterolojisinden bildiğimiz bu.
Bu nedenle pek ciddiye almıyoruz.
Sultan ‘cyclone’ (kasırga) nun şerefine bir günü tatil ettiğini ilan ediyor. Cep telefonlarına oradan buradan sürekli uyarılar yağıyor. Hadi diyoruz, su da bitmek üzereydi, su alalım bari. Markete giriyoruz ki sular tükenmiş! İnternete girip forumları okuyoruz, 100 km hızla gelen rüzgardan bahsediliyor. Dubai’ye uçak biletleri tükenmiş, herkes kaçmış bile. Hay allah, durum herhalde ciddi deyip Carrefour’a gidiyoruz. Ortam mahşer alanı gibi, sular tükenmiş, ekmek bitmiş, metrelerce uzayan kuyruklarda insanlar 5 kiloluk prinç, un, her türlü bakliyatları arabalara yüklüyor. İnsan neye uğradığını şaşırıyor. Litrelik sulardan alıyoruz, 20, yok yok yetmez, 40, yoksa 60 litre mi alsak?
Bekledik, bekledik, sular kesilir diye evdeki damacanaları doldurduk, elektrik kesilir diye mum kibrit aldık… Görüp görebileceğimiz ‘cyclone’ yaz yağmuru çıktı iyi mi! Ortalık bir serinledi, bir kaç gün hava bir kaç derece düştü, güneş bir yüzünü sakladı ve her şey bitti gitti.

Ek: (Resmi olmayan açıklamalara göre, ülkenin başka bir şehrinde akacak yer bulamayan – çünkü olmayan- yağmur suları nedeniyle sel olmuş ve yaklaşık 10 kadar kişi hayatını kaybetmiş.)

Tuesday, September 07, 2010

Ramazan Bayramı

Buradaki adı: Eid-ul-Fitr (Arapçadan düz çevirirsek ‘arınmak için kutlama/bayram/festival’ anlamına geliyor)

Umman’da Ramazan tüm canlılığıyla –daha doğrusu cansızlığıyla hissediliyor-. Dükkanlar genelde kapalı, canları istediğinde bir iki saatliğine açıyorlar. Polis departmanı haftanın yarısı çalışıyor, yarısı yok. Ülke kurallarına göre Müslümanları Ramazan ayı boyunca günde 6 saatten fazla çalıştırmak yasak, bu nedenle 8’de başlayan iş başı 2’de bitiyor. Restoranlar desen hepten kapalı. Zaten sokaklarda yemek içmek yasak. Çaktırmadan tıkınacaksın. Eğer dışarıdaysam umumi tuvaletlere girip yiyorum ne yiyip içeceksem, zamanında Fransız bir yönetmenin çektiği bir filmde vardı, insanlar kendilerini tuvaletlere kapatıp tepsilerini alıp yemek yiyorlardı – gerçi yemek sofrasının etrafında da alafranga tuvaletlerde oturarak hacet gideriyorlardı, o da ayrı-.

Yine bayram geliyor, ancak her zamanki gibi kesin tarihi son 2 gün içinde belli oldu. Ayın durumuna bakarak (ilk görünen hilal olması gerekiyor, yani Ramazan ayının bitimi ve bir sonraki ay olan Shawwal ayına geçişi simgeliyor) karar veriyorlar. Diyoruz ki, artık eldeki imkanlarla 500 sene sonraki ayın durumunu tahmin edebiliyoruz, neden teknolojiden faydalanmıyorsunuz? Ancak onlar da şöyle diyor: 'tabii, ayın durumu belli, ama yine de emin olmak için ‘Ay Hilal Komitesi’ ülkedeki en yüksek dağ olan Jebel Shams’ın tepesindeki teleskoptan bunu teyit ediyor’ ve son gece ‘evet ayın durumu artık Ramazanın bitimi ve Bayramın başlaması için uygundur’ kararı çıkıyor. Astronomi henüz o ince ayarları önceden tahmin edecek kadar ileri değilmiş, her zaman her şey yüzde yüz doğru çıkmadığından Müslümanlar kendi gözleriyle ayın durumunu görüp karar vermek istiyorlar.

Bugünkü yazıya da ‘Eid Mübarek’ diyerek son vermek istiyorum,
İyi Bayramlar :)