Biz yılbaşı gecesi için alkol arayaduralım, bulup bulabildiğimiz Hint üretimi, içine su, soda, ginger ale, redbull gibi bilimum soft içeceği katmak suretiyle dahi içemedigimiz iğrenç bir viski ile sessiz sedasız villamızda tombala oynar iken yanıbaşımızdaki komşu villanın gelen arabalarla dolup taştığını görüp biz de bir uğrayalım dedik ki... neler görelim.. Muscatımız meğer ne sürreel gecelere gebeymiş. Filipinli hatunla çakma olduğunu düşündüğüm bir evlilik yapmış gay bir yaşlı İskoç ev sahibi, sağda solda genç Filipinli kızlar, ortada dans eden emo kılıklı gay omanli erkekler, hadi bunları geçiyorum, bir bar kurmuş ki amcam eve şu alkolsüz ülkede, başına da şişko filipino bir barmen, iç içebildiğin kadar, allah ne verdiyse.. gelsin margarita, gitsin tekila, muhtemelen hepsinin tadına baktık, bu ülkede bu kadar alkol karıştırabileceğimi hiç düşünmezdim. Neyse kısacası beklenmedik bir yeniyıl oldu :) Biz de geri durmayıp bir CDde kolbastı götürüp dansımızı ettik, geceye damgayı vurup çıktık.
Çağrı da bana yeni yıl hediyesi olarak hüllahop hediye etti, partiye hüllopumla katıldım, çevirdim çevirdim, kafa da sarhoş ya sıcağı sıcağına hissedilmiyo, tabi her yerim tutuldu, ancak eklemlerim gevşedi de yazabiliyorum.
Bazen sıkılıyorum, yetti gari bu ülke diyorum. Ama yepyeni bir gün geçmyor ki süprizlerle dolu olmasın. Kuraklığın ortasındaki toprağında ot bitmez memlektin ilk yağmurunda, gece yarısı coşku çığlıklarıyla uyanıyorum, tüm şehir avaz avaz yağmur yağıyor diye çığlık atıyor.
Yolları su bastı, arabalar yollarda kaldı, öğrenciler okulu astı, okullar tatil oldu vs. vs… bu arada hava hala 30 derecenin üzerinde.
*
Bu ülkenin tokalaşmalarının da hastasıyım. Burunlarını tokuştururken cık cık diye ses çıkaran erkekler mi, el sıkışma babında parmaklarının sadece ilk iki boğumunu birbirine kısaca değdirip hemen çekiveren kızlar mı, yoksa dostluğun ve samimiyetin simgesi olarak el ele yürüyen adamlar mı daha komik ve itici karar veremiyorum.
Elleriyle yemek yiyorlar, ortalıkta kirloş ayaklarla dolanıyorlar, yerde oturuyorlar, amaaa‘disdasha’ dedikleri o beyaz elbiseleri yok mu; her zaman ütülü ve pırıl pırıl, tertemiz, tek bir leke bile yok.
*
Trafikte ne kadar ceza yersen ye ehliyette puan sistemi olmadığından elinden alınmıyor, bas basabildiğin kadar, sonra öde cezanı geç, sonra da trafikte neden bu kadar can veriyoruz?
Amaaaaa, trafikte kirli arabayla dolaşmak yasak. Yine ceza!
Evet, değişik bir temizlik anlayışları olduğunu kabul ediyorum, mutfak çöpünü sokağa fırlatabilirsin ama araban asla kirli olmayacak. Yıkayacaksın!
*
Burada sanılanın aksine her şeyi bulmak mümkün. Meyve olarak bildiğimiz tüm dünya meyveleri mevcut: rambutandan hindistan cevizine, karpuzundan armuta, portakaldan şeftaliye.
Yalnız tek bir şey eksik: TAT YOK. Kardeşim buranın şekerinde bile tat yok, çaya çorba kaşığı ile döküyoruz şekeri. Anlayın yani siz meyvenin tadını.
*
Tam bu adamlar da ne efendi, hiç birisi yazmıyor yavşamıyor derken, geçen gün Muscat’ta kırk yaşlarında şişko bir taksici telefonumu istedi, yok benim telefonum deyince de kendi telefonunu söyledi ayak üstü, dedi buluşalım mı, yok dedim, ben Nizwa’da yaşıyorum, olur Nizwa’da buluşuruz dedi, dedim yok olmaz,
gülümsedi ‘OK Habibi, no problem’ dedi, gitti. Peki dedim, habibi.
No problem!
Oman’da kadın olmak yine her yerde kadın olmak gibi: yol kenarından yürürüken hep korna hep korna! Bu tüm kültürlerde değişmeyen tek şey sanırım: erkeğin kadının dikkatini çekebilmek için anlamsız bir takım sesler çıkarması.
*
Bu ülkenin sevdiğim yanlarından biri ise suç yok. Sıfır. Kapını, pencereni, arabanı açık bırak, git, yat, uyu birşeycikler olmaz. Cüzdanın ortada kalsın, unut, git, geldiğinde aynı yerde bulursun.
*
Burası enteresan bir ülke. Hani derler ya ‘herkes Mersine, bunlar tersine’ işte o hesap. Dünya arabasızlaşmaya, enerji tüketimini azaltmaya, sürdürülebilir yaşam alternatiflerine doğru giderken bizim ülke biraz farklı bir yerde duruyor.
Bir kere toplu taşıma denen şey hiçten yok, sokaklarda yaya kaldırımı desen, şaka mı yapıyorsun derler. Yani prensip şu: yaşayan insan sayısı kadar araba, turist sayısı kadar da taksi.
Yak klimayı da bir odada dört tane birden, alışveriş merkezleri desen zaten büyük bir buzdolabı, cayır cayır yansın dursun elektrik. Enerjiymiş!
*
En büyük fark mı? Kitabın gazetenin kapağı götünde, iyi mi? ‘Son’ ve ‘baş’ kavramlarını algılayışımı, uygulayışımızfarklı. Bizim başımız onların sonu, onların sonu bizim baş. Haliyle denk gelmek epey güç.
*
İşte bir Anadolu-Akdeniz kırmasının bir körfez ülkesinde hissettikleri bunlar…
Bir de burada çay içmek imkansız. Servis sektöründe Hintliler çalıştığı için midir nedir Omanlıların da çay anlayışı değişmiş (oysa onların kültüründe kaküleli çay ve kahve moda). Alt tarafı bir çay istiyorsun, süt olmasın diye tembih etsen şekeri basıyorlar, şurup geliyor, şekeri az koy desen çay sütlü geliyor. Her ikisi de olmasın dersen kafaları karışıyor. Öyle çay mı olur diyorlar. Bu durumu buradaki bir kaç senedir yaşayan Türk öğretim görevlisi arkadaşa açınca 'ay ilahi, onun adı çay değil ki, ''Süleymani'' isteyeceksin' dedi. Hadi bakalım! Bir kaç gün sonra çekinerek gidip alçak sesle ''Süleymani??'' diye sordum, ve çayım geldi : )
İnsan hayatta neleri özler? Uzakta kaldığında sevdiğini, ailesini, şehrini, evini, annesinin yemeklerini,özler de özler…
İnsan neyden uzak kaldıysa onu özler.
Siz hiç renklerden uzak kaldınız mı?
Tüm binaların krem, tüm erkeklerin deniz feneri misali bembeyaz, kadınların baştan aşağı simsiyah, tüm arabaların gri, geride kalan dağın taşın toprağınsa kahverengi olduğu bir ülke burası. Sepia tonlarında yaşanan bu diyarda pembe giymiş birini görürseniz eğer, bir expattır (amerikalı, hint ya da türk vs.), kırmızı bir araba görürseniz de mutlaka bir yabancıya aittir (ummanlılar renkli araba kullanmaz). Eğer ki yol kenarında çiçekler gördüyseniz, Sultan ya oradan geçmiştir ya geçecektir ya da zaten günlük yolunun üstüdür.
Kim derdi ki bu başlıkla bir yazı yazacağım bir gün : )
Bu hafta size Sultanımızın son 3 gün içinde ilan ettiği ve bonkör davranarak 9 gün olmasına karar verdiği bayram tatilinde gittiğimiz Tayland’dan bahsedeceğim.
Hazırlık için çok kısa bir süre olduğundan ancak uçak bileti ve otelleri ayarlayalım derken ülke hakkında yok denecek kadar az bir bilgiye sahip olarak yola çıktık. Tek ulaştığımız bilgi Tayland’ın özellikle de Bangkok’un dolandırıcılık konusunda dünya listelerinde ilk sıralarda yer aldığı idi. ‘Thailand Scams’ adlı özel web siteleri kurulmuş, herkes başından geçen dolandırıcılık hikayelerini anlatmış. Duty Free’den bir şey çalmadıkları halde hırsız muamelesi görüp bir otele hapsedilip parayı ödeyene kadar çıkarılmayan bir çift İngilizden tutun, yere sigara izmariti attı diye sahte polisler tarafından binlerce lira cezaya çarptırılan turiste, uçakta yanına oturan yaşlı kadın tarafından içeceğine uyuşturucu katılarak uyutulup soyulan gençlerden, kiraladığı motorsikleti geri getirdiğinde üzerinde çizik olduğu için 5 katı para ödemek zorunda kalan adama kadar pekçok hikayeyi okuyunca biz de gayet temkinli bir şekilde vardık ülkeye. Aman fotoğraf makinesini almayalım, yüzükleri de takmayalım ne me lazım derken, havaalanında bi ton adamın üzerimize atlayacağını beklerken, aksine bizi gayet modern bir şehir ve güler yüzlü insanlar karşıladı. Bangkok havalimanı ucu bucağı olmayan devasa bir buluşma noktası, dünyanın her yanına uçmak mümkün. İnsanda özgürlük hissi uyandıran bir mekan.
Thai kızları acayip bakımlı ve bazıları kıskandıracak ölçüde güzel. Sex turizmi ayan beyan ortada. Sokağından geçmeye korkacağınız ‘kerane’ ya da ‘pavyon’ların bulunduğu sokak, ailelerce çoluk çocuk beraberce çekirdek çitleyerek dolaşabileceğiniz türden canlı, fırıl fırıl rengarenk sokaklar. Ortada standlar, satıcılar, envayi çeşit incik boncuk, mısır közlemeleri, tavuk şişler, meyve suları …
Sürekli yanımıza aynı klasik menüyle gelen erkekler dışında rahatsız edici hiç bir şey yoktu. Menü fiks: en ünlü şovları ‘Ping Pong Showwww’. Menü sırasıyla ‘Banana Show’, ‘Bottle Opening Show’ diye devam ediyor. Showlar kulağa pek iç açıcı gelmediğinden biz sadece sokaklarda gezinmekle yetindik!
Kızlar her yerde, barlarda, otelde, sağda solda, hemen yanıbaşınızda! Kitapçılarda batılı abazan erkekler için ‘Thai Girls Guide Book’ bile var. Nerelerde bulunur, kaç günlüğüne kaç para verilir, nasıl vakit geçirilir, yapılması ve yapılmaması gerekenler, aşık olunursa ne yapmalı vs. türünden açıklamalı, örnekli kitaplar. Adamlar fuhuşu bile kitabına uygun yapıyorlar, enteresan.
Kültürün getirmiş olduğu doğu toplumlarındaki ‘reddedememe’ ya da sürekli ‘güleryüzlü ve minnettar olma’ alışkanlığından mıdır ya da hayatlarından gerçekten memnun olduklarından mıdır, bu kızlar gayet normal ve mutlu görünüyorlar, hiç de öyle hayatın sillesini yemiş gibi değiller.
Bangkok bana şehir olarak İstanbul’u hissettirdi. Koca koca binalar, iş yerleri, gökdeleneler, işlerine koşuşturan insanlar, şehrin göbeğindeki inanılmaz güzellikteki, büyüleyici, dehşet ayrıntıya sahip nefes kesici tapınaklar, daracık sokaklarıyla her türlü şeyi bulmanın mümkün olduğu China Town…
Beni –ve tabi ki özellikle Çağrı’yı- en çok yemeklerin zenginliği vurdu. Adım başı her yer sokak tezgahlarıyla dolu, tavuk, domuz, balık, karides, yengeç, ahtapot, tofu, sebze, meyve, meyve suyu, dondurma, mısır, pancake, ne ararsan var, süper zengin bir menü. Ama yine de Tayland kiş başına düşen gelir mikarına ve ekonomisine bakılacak olursa bir 3. Dünya ülkesi ve fakirlik Hindistan kadar gözler önünde olmasa da var.
Aslında yazının başlığı yanlış oldu; Çağrı’nın Umman’dan Tayland’a gelişimizi özetlediği lafı koymalıydım başlık olarak:
‘Zenginliğin içindeki fakirlikten fakirliğin içindeki zenginliğe’.
Pkuhet ise inanılmaz turistik bir ada. Bizim Marmaris, Fethiye misali hıncahınç insan dolu. Günlük deniz turları, gece showları ve dinamik eğlencesiyle birkaç gün görülmeye değer, fazlası bayabilir.
Burada bir başka ilgimi çeken konu ise gelen İngiliz turist kızlarının çıplak denecek kadar açık saçık giyinerek (yani giyinmeyerek) gezmesi idi. Gerçi bilemiyorum, insan teni görmeye hasret kaldığım bir ülkeden geldiğim için mi bir anda algıda seçicilk oldu bilmiyorum. Umman’da tek gördüğümüz ten parçası Arapların kirloş terlikli ayakları!
Pkuhet’ten sonra da Bodrum-Datça feribotu misali yüzen bir araçla, motorlu taşıtın bulunmadığı ve tek ulaşım aracının yürümek, bisiklet ya da taxi-boat olduğu Phi Phi Don adasına ayak bastık. Phi Phi 2004’te tsunaminin vurup yerle bir ettiği canım mekanlardan biri. Gerek yerlilerin gerekse iyi niyetli bir ton gönüllü yardımseverin çabalarıyla kendisini toparlamış durumda. Leonardo Di Caprio abimizin oynadığı 'The Beach' filminin seti olarak da kullanılmış zamanında. Burasını anlatamayacağım, kelimeler kifayetsiz! Gidilip görülmesi, deneyimlenmesi gerek. Güzelliği ne söze sığar ne fotoğraf makinesi karesine. Dostoyevski gelse uzun uzun anlatırdı ama bende de o sabır yok :) Havası, suyu, denizi, balıkları, mercanları, eğlencesi, beyaz kumları, çevre adaları …
Burada da ilgimi çeken bir küçük nokta ise adaya gelen herkesin (ama herkesin) dövmeli olması idi. Sanki kapıda biri var da dövmesizleri sokmuyor gibi. Adada adım başı, Bamboo Tattoo denen Thailand’a has özel bir teknik kullanan dövmeciler vardı. Şöyle kocaman süslü bir ahtapot yaptırasım geldi koluma ama sanırım babam işini kocama devretmiş ki adam çıkıp bana ‘bildiğin yerde yaptır, o iğneyi kimbilir daha önce neresine soktu belli değil’ demez mi!
Thailand kısaca ‘zengin’ bir ülke olarak kaldı aklımda: Hayatımda hiç bu kadar travestiyi, hayat kadınını, dövmeli hippi turisti, deniz ürününü, mercanı ve tapınağı bir arada görmedim ben.
Burda Aleykümselam, Selamınaleyküm bildin mi muhabbete girdin demek.
Sabah el hayır (hayırlı sabahlar) dedin mi genelde
Keyf halik (halin nasıl, keyifli mi, yani iyi misin) diye sorarlar, cevap olarak da
Elhamdülillah dedinmi bitti zaten. Meğer ne çok kelimemiz Arapçadan geliyormuş da hiç bilmiyormuşum (hayvan, masa, isim, merhaba, tamam, yani, sabah, sefer vs….)
Hazır konuya dilden girmişken şöyle bir olay yaşadık: Burada taksiler taksi-dolmuş misali çalışıyor. İstersen ‘share’ ediyorsun, istemezsen özel tutup istediğin yere gidiyorsun. Biz de ilk geldiğimizde taksi durduruyoruz, yeri söylüyoruz, adamlar ‘engaged? engaged?’ diye soruyorlar, Çağrı da her seferinde parmağındaki yüzüğü gösterip ‘no, no.. married married, not engaged’ diyor, bir yandan da adamlara ne ki evli olup olmadığımızdan allah allah diye söyleniyoruz. Sonradan farekttik ki, ‘engaged’ demek, özel taksi demekmiş, başkalarıyla paylaşmıyorsun da bir nevi taxiyle nişanlanıyorsun, garip bir linguistik işte.
Ben ID kart alırken din bölümüne bastılar Islam’ı geçtiler. Islam olunca da burada içki almada problem olabiliyor (bilmeyene ek bilgi: öyle içki ulu orta satılmıyor bakkalda çakkalda, alman için Liqueur Permit gerekli, yazdırarak alıyorsun, hani eskiden ekmeğin karneyle alındığı dönem gibi). Bunu bildiğimizden Çağrı yazdırmak istemedi, polis karakolunda ona ID’yi verecek hatunla geçen dialog şöyle:
Are you Muslim?
No, no.
Christian?
No.
Hindu?
No, no, I am Çağrı, Çağrı !
Bunun üzerine hatun Çağrı’nın din hanesine ‘other’ yazıp geçmiş, dedim bravo. Adam kendi dinini ilan etmiş. I am Çağrı nedir yahu?
Sınıfta yoklama yaparken gülmekten kendimi alamıyorum, neden mi, şu isimlerden otuz tanesini peşpeşe okuyunca pek bi şairane oluyor da ondan, ahenkli, bir yoklama baya uzun sürebiliyor: (Yüksek sesle deneyin göreceksiniz)
Ahmed Said Suqat Al Hatali
Khaled Salem Humaid Al Toobi
Salima Rashed Saif Al Maawari
Eiman Habib Mohammed Al Lawati….
Şimdi diyeceksiniz bu ne? İlk isim kendi isimleri, 2. babanın, 3.sü ise babanın babasının, sonuncu da kabile ismi. Burada kızlar evlendiklerinde soyadları değişmiyor, çünkü aile isimleri pek bir önemli.
Ha bir de ‘inşallah’ımız var. Çocukların deadline yaklaşıyor, bağırdım sınıfta ‘you’re gonna submit all your documents on Tuesday, don’t forget’ diye, bir anda sınıftan bir ses yükseldi hep beraber ‘innnşaaaallaahhh teacher inşşaaalllahh’, hadi dedim ben de inşallah : )
Yazacak enteresan şeyler var Oman’dan, kısaca bahsedeyim:
Biraz güzellik ve estetik kavramından bahsetmekte fayda var sanırım. Buradaki tüm bayanlar siyah çarşaf içinde, hepsinini başı, boynu her şekilde kapalı, ancak hepsinde ufak farklar var. Bu kara çarşaf içinde bazı kızlar pigme gibi görünürken bazıları ise kuğu gibi süzülüyor. Bir insanın kara çarlafta bile bu kadar güzel görünebilmesi şaşırtıcı ama gerçek. Gözlerine sürdükleri sürmenin tarzları var, başlarını bağlamanınsa apayrı tarzları var, okuldaki bazı kızların başörtüsü bağlama şekli oldukça havalı (hem kelime anlamı ile havalı yani kocaman hem de ‘cool’), biz nasıl uzun saçlarımızı attırı attırıveriyorsak onlar da başörtülerini bağlarken bi attırıveriyorlar havalı havalı.
Erkeklerle kızların kantinleri farklı, bizde nasıl kadın erkek tuvaleti farklıysa ve bu farklılık bizi hiç gocundurmuyorsa ve hayatımızın içselleşmiş bir parçasıysa burdaki kantin farklılığı da aynen öyle. Aralarında hiçbir sözlü ya da yazılı anlaşma olmadan hiç bir şekilde birbirlerine ilişmiyorlar. Ayni sınıftalar aynı dersi alıyorlar ama her grup sanki diger grup hiç yokmuş gibi davranıyor. Birbirlerinin yanından geçiyorlar, ancak sanki hiç birbirlerini görmüyorlar (ya da ben henüz iç dinamikleri keşfedemedim), birbirleriyle kurlaşıyorlar mı, aşık oluyorlar mi hiç bir fikrim yok...
Bir kac komik bulduğum durum oldu, misal, kızlar sınıfin kapısında bekleşiyor, ben gelmişim, e hadi girsenize içeriye ne bekliyorsunuz dedim. Meğer diger yani bir önceki sınıfin erkekleri henüz çıkmamış, dediler ki hocam içeride erkekler var biz giremiyoruz, söyler misiniz onlara cıksınlar, hayhay dedim, erkekleri cıkarttım kizlar sonra girdi ...
Bugün de human body çizileceği icin erkek ve kadın vücudu fotokopisi götürdüm sınıfa, ay aman allahım bir gülüsmeler bir gülümsemeler, böyle kindergarten gibi, çizim de gerçek fotoğraf degil bu arada sadece çizim, ama kadında memeler filan var, erkelerden biri "its impossible teacher we cant draw it" dedi ve kızlardan biri de "biz bunlara birer tişört giydiriyoruz bu şekilde çizemeyiz" dediler. Dedim istediğinizi giydirin, hatta erkekler erkek bedenini kızlar kızınkini çizsin... Zaten sonra öğrencilerden birileri dekana şikayet etmiş, dekan da bölüm başkanını arayıp uyarmış, çocuklara müstehcen çizimler yaptırılıyormuş diye, bu nedenle bu çalışma tüm sectionlarda iptal edildi!
Sokaktaki kadın erkek iletişimine girecek olursak, misal taksi duruyor değil mi, (burada taksi dolmuş olayı var, durdurup biniyorsun) eğer kızsan hemen önde eğer bir adam oturuyorsa arkaya geçiyor ve seni öne alıyolar, yeter ki arkadaki adamların yanına oturma...
Bir degisik konu ise bu adamlarin siesta olayi. Çalışma saatleri sabah 8 öğlen 12, sonra siesta te akşam 5e kadar. Akşam da 5le 8 arası zoraki dükkanlari açıyorlar bi zahmet... değişik bir durum, henüz adapte olabilmiş değiliz. İnsanin en verimli olduğu saat öğleden sonra. Bunlar uyuyo. Çağrı baştan beri diyor ki, belki de biz yanlış yapıyoruz :))
Bir de tatil olayı var ki evlere şenlik. Dedik ki bayram yaklaşıyor bari biz de bir yerlere gidelim gezelim, ancak sevgili Sultanımızın (bu arada beyefendinin adi Sultan Qabus, ne ironi değil mi) bu Kasım civari bir de doomgünü var ve bunu da "national day" ilan ediyor, tüm ülke coşkuyla doomgününü kutluyor ama adam her yıl tatili kafasına göre koyuyormuş, yani ne doomgünü belli ne de bayram. Son gün belli oluyormuş herşey, yani ne vize ne uçak bileti alinabiliyor. Enteresan bir durum. Bunu da şuna yorduk. Adamlar zaten fulltime tatil modunda oldukları için önceden plan program yapmaya gerek yok sanırım onlar için...
Ha bir de başka komik bir olay daha var, allahım herkes (dediğim özellikle kız öğrenciler) Türkiye muhabbeti açılınca "Muhanned Muhanned" diye sayıklıyorlar. Ulan dedim Muhanned de kim. Ayyyy teacher nasıl bilmezsiniz, işte şöyle güzel, yok aman çok büyük bir love story de oynuyor, Türk dizisi diyorlar. Dedim internete girin de gösterin bakiim şunu kimmiş merak ettim. Çıka çıka bizim "Gümüş" dizisindeki sarı coni Kıvanç Tatlıtuğ çıkmasın mı! Diziyi dublaj yapıp arapçalaştırıken bizim karakteri de ‘Muhanned’ yapmışlar, kızı da ‘Nuu’... yani dedim pes... biz Rambo’ya Kemal dedik mi hiç?
Sonuda bir ev tutmayı başardık, ancak enteresandır ki burda ev yok. Yani mülkler bir takım zengin ailelere ait ve onlardan kiralıyorsun. Burada insanlar bizim Türkiye’deki gibi eve yatırım yapmıyorlar. Kimsenin kiralayacak evi yok bu nedenle de bu iş bildiğimiz gibi işlemiyor. Düşünün yolun kenarındaki Honda satıcısına dahi girip kiralayacak ev var mı diye sorarak ulaşılıyor bilgiye.
Ben bizim evi tarif edeyim, 3 oda 3 banyo bir de mutfak. Biz tabi ki de bir odasında yasiyoruz, zira eşya zaten yok denecek kadar az ancak yayılabiliyoruz. Odalar zaten baya baya buyuk bizim salonların iki katı neredeyse, tavan da yüksek. Ay bir de en sevdiğim odamızın duvarının ortasında kocaman bir boşluk var, yani delik. Bu her evde default olarak geliyor, eski tip klimaları tamkak için. Biz henüz klima almadık, bu nedenle deliğimizle yaşıyoruz, Çağrı bugün oraya uygun bir kapatma bulacak bakalım bekliyoruz.
Burada tüm ayak işlerini ve hizmet işini yapan Hintliler. Sanki Omanlıların kölesi gibiler. Hizmet işini de Hintliler yaptığı ve Hintliler de dünyanin en pis insanları olduğu icin anlayin artik. Ummanlılar genelde zengin, ama işte garip bir ülke. Yani hem zenginler ama hem de gelişmemişler. Misal böyle mahalle arasi kötü bir restoranda ne gordük, Cem Yılmaz’ın kullandığı arabadan, ortalikta Z5 ler dolanıyor, Hummerlar fing atıyor... Kanalizasyon hala vidanjorle çekiliyor ama maşallah herkeste 4x4.
Yiyecek konusu şöyle ki burası çöl olduğu için ne sebze ne de meyve yetişmitor. Şeftalinin kilosu 6,7 lira gibi. Domatesin içi beyaz. Biberler pörsük pörsük... Hep ithal ediliyor ve gelene kadar da pörsüyor herşey haliyle. Zaten dışarıda yemek yeme gibi bir alışkanlıkları yok, öyle olunca dışarıda restoran da yok, varsa yoksa ya Hint restoranı ya da Türk!
Bugün evde ilk defa kahvaltı ettik. Çaydanlık yoktu. 2 ayrı kabı alıp birbirine uydurduk ve bir çaydanlık yaptık, altı aliminyum üstü cam biraz tuhaf oldu ama idare ediyor, en azından çaydanlık görüntüsü bile hoş. Ekmek tost ekmeği olarak var. Allahtan bizimkine benziyor. Misal Endonezya’da ekmekler hep tatlıydı. Üstüne nutella sürüp yedik.
Ha bu arada evin adresi yok. Yani ev var ama adres yok. Henuz işlenmemiş sisteme. Enteresan yani. Fatura filan nereye geliyor diye sorduk, kapıyı çalıp veriyorlarmış.
Okuldaki ders programım fena değil. Ancak bilmediğim konuları anlatıyor olmam biraz zorluyor. Misal bizde konuları yalayıp yutmuş bir prof un anlatacağı history culture context dersine hakim kimse yokmus, ben yeni geldim diye bana yıktılar..
Garip farklıkları da yeri geldikçe yazarım. Misal erkeklerin selamlaşmasının birbirlerine burunlarını sürterek yapmaları filan .... güzel şeyler bunlar :))
Bu ne kokuuu??? Enteresan bir kokuyla karşı karşıyayız, yoğun tütsü desem yeridir, Çağrı et kokusuna benzetiyor (kasap diyelim), özellikle de kapalı mekanlarda (örneğin asansör) artıyor, ancak kendisi yoğun mu yoğun bir tütsü kokusu.
Dışarısı yanıyor, iç mekanlarsa donuyor (bana bu kısmıyla Miami'yi anımsattı), hatta yolların genişliği, yaşayanların azlığı da keza aynı.
Gördüğüm diğer müslüman ülkeleri gibi değil, evet müslümanlar, erkekler beyaz elbise hatunlarsa kara çarşaf giyiyor, bense keten pantolon ve bir bluz :) Böyle çok güzel okulda yürürken erkek öğrenciler kenara kenara çekiliyor, prenses gibi geçiyorsun ortalarından.
Yalnız bir sıcak bir soğuk bünyeyi bozacak gibi, bir odada abartmıyorum dört tarafta klima var, lan bu adamlar dünyanın elektriğini tüketiyolar be, bir de biz Türkiye'de yok gece yatarken televizyonu kumandadan değil düğmesinden kapatalım filan gibi küçük hesapların peşindeyiz.
İki gün sonra derse girecekmişim. İşin en enteresan yanı ise teorik ders anlatacağım bir tane, artık ne anlıyorsam :) bir de freehand drawing dediler, orda dedim bi durun, saçmalamayın, ben kim hand drawing kim. Ama sanırım benden de daha yetkini yok bu konuda.
Kimle konuşsam 'oooo we were waiting for you Yasmin...' diye söze başlıyor, Çağrı bu durumu Lost'a benzetti (sanki John Lock uz anasını satayım da tüm müridlerim gelişimi bekliyor), değişik bi durum. Göreceğiz.
Bugün ev bakmaya gittik, burada küçük ev diye birşey yok (hani ev büyük olsun da gelir kalırız diyenler vardı), burada ev yok, maşallah saray kiralıyorlar, ya bi eve gittik, böyle nasıl desem, bir dönüm üzerine kurulu, bahçeli, müstakil, (bahçe dediğim taş tabi, taş üstüne taş burası, yeşillik çok az), dört oda dört de banyo (evet evet 4 banyo, erkekler burda 4 karı alabiliyolar ya ondan heralde, her odada bir karı bir banyo felan...), bunu bu şekilde dile de getirmiyolar tabi, 'we need a smaller one' diyip çıktık artık napıcan..
Ev bulmamız gerek, şimdi oteldeyiz (haaa bi de tabi adamların 12 ile 5 arası çalışmadıklarını söylemeliyim, her yer kapalı, siesta yapıyolar, İspanyollara şaşmıştık 2 saat siesta mı olur diye Umman'da 5 saat siesta abicim) sonra da akşam 9a kadar filan açık. Henüz ney ne zaman açık kapalı çözemedim.
cbugün ofise bir arkadaş geldi. izmire mi taşınsam acaba nasıl burası diye sordu. ben de sıkıcı boşver dedim. ortağım da günün lafını koydu: paran varsa sıkıcı değil. gezip tozuyomuşsun sıkıcı olmuyomuş. doğru söze ne denir? sanırım bu dünyada para var huzur var....
Eğreti yaşamlar kuruyoruz hep alt yapısı sağlam olmayan, ve hep bir şeyleri erteliyoruz bu altyapısızlığın zayıflığına dayanarak. Oysa dünya kaçıp gidiyor, kimseyi beklemiyor ki, hiç birimizi. Hele bir şu işe gireyim, hele bir yaşamımı kurayım, hele bir adam gibi para kazanayım, hele şunu da yapayım hele bunu da derken hayallerimiz hayal olarak kalıyor. Erteleniyor.
Daha önce de bahsettim bu farktan Bir kentin yaşayanlarının bekleme alışkanlıkları, o kentin niteliğini resmeder adeta. Başkent Ankara’yla gavur İzmir’i ele alalım örneğin. Ankara’da kişiler bir diğeriyle buluşmak için Dost Kitabevi’nin önünü, İzmir’de ise Sevinç Pastenesi’nin önünü tercih eder genelde. Bu durum başta anlamsız bir nüans olarak görünse de, aslında şehrin yaşam tarzı ve kültür niteliğinde nasıl da bir farklılığa yol açar. Ankara’da Dost Kitabevi önünde buluşmaya karar vermiş kimse Dost’un önünde beklemez, mutlaka içindede bekler. İçeride de durup beklemez, kitaplara dergilere yeni çıkan albümlere bakar. Buluşacağı kişi gelene kadar ya bir kitap alır ya da almasa da olur, bakındığıyla kalır. İzmir’de ise Sevinç’ten en fazla bir dondurma alıp çıkabilir insan ve yeniden dışarıda beklemeye devam eder. Bekleyen insan sıkılır ve çevresini incelemeye başlar. Belki de bundandır İzmir’in kızlarının bu derece süslü ve bakımlı olmasının nedeni, birbirlerini kestiklerinden. Herkes güzel görünmek ister, görünmek için bakılmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle evde en paspal pijamalarını giyen İzmir kızları, çıkınca dışarı takar takıştırır sürüp sürüştürür. Peki Ankaralı neden Dost’un önünde değil de içinde bekler? Kültür ve edebiyat aşkından mı? Tabi ki hayır. Çok basit bir cevabı var: Hava soğuktur. Kitap dergi aralarında dolanmak, kış aylarından kalma bir alışkanlıktır Ankaralı için. Kitapçı önünde burnun donacağına, sıcacık içeri girersin. Ankara’da kış vardır, şehir soğuktur. Bu nedenle sosyalleşmeler hep kapalı alanlarda sınırlı kişiyledir. Ankaralı daha içine kapanık, daha bohemdir. İzmirli ise püfür püfür vapurda arkadaş edinecek kadar sosyaldir. Sıcacık havasında şehrin, pastaneden dondurmasını alır, saçını geriye atar, güzneş gözlüğünü düzeltir ve çevresini süzmeye devam eder. Ankaralı ise kendi iç yolculuğunun girdaplarında döner durur. Araya İstanbul’u sıkıştıracak olursak –gerçi İstanbul hiçbir araya sıkışmaz ama- İstanbul karmakarışık bir kolajdır. Rengarenk. Tüm şehirler ayrı bir kolajdır aslında memleketimde. Sadece nitelikleri farklıdır. İstanbul kolajı öylesine dolu ve rengarenk türlü türlü parçalardan oluşmuştur ki siz gidip de üzerine bir parça eklerseniz kimse birşey farketmez, kolaj yeniden anlamlanır. İzmirin kolajına ise kolay kolay yeni bir parça ekleyemezsiniz, eklediğinizde farkedilir. İzmir buna karşı çıkmaz gerçi, zamanla yedirir bünyesine. Ankaranın ise kolajı monokromik bir gri çeşitlemesidir. Siyahtan beyaza uzanan tüm gri tonları mevcuttur Ankara’da. Bu nedenle kırmızı şemsiyeli bir bayan hemen farkedilir bu kolajda. Ankara güzel bir arka plandır, öndeki obje olmayı becerebilirseniz. Ama burda da barınamaz diğer renkler, arka planın grisi üzerime sıçrayacak beni de bozlaklaştıracak diye nice pembeler turuncular kaçmıştır şehirden. Nereye? Tabiki onları kayıtsız şartsız kabul eden –kabul eden de demeyelim, umurunda olmayan- İstanbul koca şehrine.
Dil kurslarını hep sevmişimdir. Koca bir kepçe şehre rastgele dalar ve içinden karışık bir avuç adam alıp çıkarır, oturtur yanyana bir sınıfta. Ortaya çıkan sahne de genellikle şöyledir: 3-4 orta halli zararsız sesi pek çıkmayan öğrenci tayfası, bunlardan bir ikisi adeta dilini yutmuşçasına öğrenmeye geldiği yabancı dili konuşamadığı gibi kendi dilini konuşurken de sesi pek çıkmaz, 3-4 orta halli iş güç sahibi dansa -izellikle salsa ya da tangoya- merak salmış yaşları 40 ila 50 arasında değişen beyler, bunlardan biri mutlaka göbekli olur ve gevrek gevrek sırıtır, bir diğeri -daha genç olanı- sınıftaki öğrenci kızlara yazılır, 1-2 de güzel olduğu için kendinden emin burnu havada fondötenli genç kız, bunlardan mutlaka birisinin sesi öğrencilerin aksine çok çıkar "past tenseleri işlediniz mi, hayır ben biliyorum da" der. Bana yine yer yok!
Bembeyaz inci dişli, sürekli 32 diş gülümseme halinde olan, latin kalçalı Panamalı hocamız ara vermeye karar veriyor. Sıkıcı bir 10 dakika. Gereksiz yere sosyalleşme zamanı. Sıınıfta mı kalmalı, aşağı inip kantinde bir çay mı devirmeli? Göbekliye mi takılsam, bayan fondötenlerle tuvalette ruj mu tazelesem, yoksa öğrenci muhabbetine takılıp eski günlere mi yadetsem -sen ne mezunusun, hangi okuldasın...-. Hangisi daha az sıkıcı?
Bayan fondötenler bana hadi aşağı inelim dercesine bakıyor. Kaçış yok, cüzdanı alıp ikisiyle beraber inip çay, soda, çikolata filan alıp bi masaya oturuyoruz. Beş dakkalık molanın sonunda diğer ikisi birbirlerinin telefonu çaldırarak numaralarını ve isimlerini kaydediyorlar. Bense hala çayımla meşgulum. Onlar beraber sohbet ederek yukarı çıkıyor, bense çayımla yürüyorum. Allahtan ikinci ders başlıyor : ))