Saturday, December 27, 2008

yeniden yazmak

Bir senedir hiç bir şey yazmamışım. Neredeydim acaba?
Hiç mi vaktim olmadı, çok mu mutluydum ki?
İnsan hep yalnızken mi yazar?

Tuesday, October 09, 2007

paran varsa

cbugün ofise bir arkadaş geldi. izmire mi taşınsam acaba nasıl burası diye sordu. ben de sıkıcı boşver dedim. ortağım da günün lafını koydu: paran varsa sıkıcı değil.
gezip tozuyomuşsun sıkıcı olmuyomuş.
doğru söze ne denir? sanırım bu dünyada para var huzur var....

eğreti yaşam

Eğreti yaşamlar kuruyoruz hep alt yapısı sağlam olmayan, ve hep bir şeyleri erteliyoruz bu altyapısızlığın zayıflığına dayanarak. Oysa dünya kaçıp gidiyor, kimseyi beklemiyor ki, hiç birimizi.
Hele bir şu işe gireyim, hele bir yaşamımı kurayım, hele bir adam gibi para kazanayım, hele şunu da yapayım hele bunu da derken hayallerimiz hayal olarak kalıyor.
Erteleniyor.

bilimum

Daha önce de bahsettim bu farktan
Bir kentin yaşayanlarının bekleme alışkanlıkları, o kentin niteliğini resmeder adeta. Başkent Ankara’yla gavur İzmir’i ele alalım örneğin.
Ankara’da kişiler bir diğeriyle buluşmak için Dost Kitabevi’nin önünü, İzmir’de ise Sevinç Pastenesi’nin önünü tercih eder genelde. Bu durum başta anlamsız bir nüans olarak görünse de, aslında şehrin yaşam tarzı ve kültür niteliğinde nasıl da bir farklılığa yol açar.
Ankara’da Dost Kitabevi önünde buluşmaya karar vermiş kimse Dost’un önünde beklemez, mutlaka içindede bekler. İçeride de durup beklemez, kitaplara dergilere yeni çıkan albümlere bakar. Buluşacağı kişi gelene kadar ya bir kitap alır ya da almasa da olur, bakındığıyla kalır.
İzmir’de ise Sevinç’ten en fazla bir dondurma alıp çıkabilir insan ve yeniden dışarıda beklemeye devam eder. Bekleyen insan sıkılır ve çevresini incelemeye başlar. Belki de bundandır İzmir’in kızlarının bu derece süslü ve bakımlı olmasının nedeni, birbirlerini kestiklerinden. Herkes güzel görünmek ister, görünmek için bakılmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle evde en paspal pijamalarını giyen İzmir kızları, çıkınca dışarı takar takıştırır sürüp sürüştürür.
Peki Ankaralı neden Dost’un önünde değil de içinde bekler? Kültür ve edebiyat aşkından mı? Tabi ki hayır. Çok basit bir cevabı var: Hava soğuktur. Kitap dergi aralarında dolanmak, kış aylarından kalma bir alışkanlıktır Ankaralı için. Kitapçı önünde burnun donacağına, sıcacık içeri girersin.
Ankara’da kış vardır, şehir soğuktur. Bu nedenle sosyalleşmeler hep kapalı alanlarda sınırlı kişiyledir.
Ankaralı daha içine kapanık, daha bohemdir. İzmirli ise püfür püfür vapurda arkadaş edinecek kadar sosyaldir. Sıcacık havasında şehrin, pastaneden dondurmasını alır, saçını geriye atar, güzneş gözlüğünü düzeltir ve çevresini süzmeye devam eder. Ankaralı ise kendi iç yolculuğunun girdaplarında döner durur.
Araya İstanbul’u sıkıştıracak olursak –gerçi İstanbul hiçbir araya sıkışmaz ama-
İstanbul karmakarışık bir kolajdır. Rengarenk. Tüm şehirler ayrı bir kolajdır aslında memleketimde. Sadece nitelikleri farklıdır. İstanbul kolajı öylesine dolu ve rengarenk türlü türlü parçalardan oluşmuştur ki siz gidip de üzerine bir parça eklerseniz kimse birşey farketmez, kolaj yeniden anlamlanır. İzmirin kolajına ise kolay kolay yeni bir parça ekleyemezsiniz, eklediğinizde farkedilir. İzmir buna karşı çıkmaz gerçi, zamanla yedirir bünyesine. Ankaranın ise kolajı monokromik bir gri çeşitlemesidir. Siyahtan beyaza uzanan tüm gri tonları mevcuttur Ankara’da. Bu nedenle kırmızı şemsiyeli bir bayan hemen farkedilir bu kolajda. Ankara güzel bir arka plandır, öndeki obje olmayı becerebilirseniz. Ama burda da barınamaz diğer renkler, arka planın grisi üzerime sıçrayacak beni de bozlaklaştıracak diye nice pembeler turuncular kaçmıştır şehirden. Nereye? Tabiki onları kayıtsız şartsız kabul eden –kabul eden de demeyelim, umurunda olmayan- İstanbul koca şehrine.

Wednesday, September 26, 2007

Şehir: İzmir Dil: İspanyolca

Dil kurslarını hep sevmişimdir. Koca bir kepçe şehre rastgele dalar ve içinden karışık bir avuç adam alıp çıkarır, oturtur yanyana bir sınıfta. Ortaya çıkan sahne de genellikle şöyledir:
3-4 orta halli zararsız sesi pek çıkmayan öğrenci tayfası, bunlardan bir ikisi adeta dilini yutmuşçasına öğrenmeye geldiği yabancı dili konuşamadığı gibi kendi dilini konuşurken de sesi pek çıkmaz, 3-4 orta halli iş güç sahibi dansa -izellikle salsa ya da tangoya- merak salmış yaşları 40 ila 50 arasında değişen beyler, bunlardan biri mutlaka göbekli olur ve gevrek gevrek sırıtır, bir diğeri -daha genç olanı- sınıftaki öğrenci kızlara yazılır, 1-2 de güzel olduğu için kendinden emin burnu havada fondötenli genç kız, bunlardan mutlaka birisinin sesi öğrencilerin aksine çok çıkar "past tenseleri işlediniz mi, hayır ben biliyorum da" der.
Bana yine yer yok!

Bembeyaz inci dişli, sürekli 32 diş gülümseme halinde olan, latin kalçalı Panamalı hocamız ara vermeye karar veriyor.
Sıkıcı bir 10 dakika. Gereksiz yere sosyalleşme zamanı. Sıınıfta mı kalmalı, aşağı inip kantinde bir çay mı devirmeli? Göbekliye mi takılsam, bayan fondötenlerle tuvalette ruj mu tazelesem, yoksa öğrenci muhabbetine takılıp eski günlere mi yadetsem -sen ne mezunusun, hangi okuldasın...-. Hangisi daha az sıkıcı?

Bayan fondötenler bana hadi aşağı inelim dercesine bakıyor. Kaçış yok, cüzdanı alıp ikisiyle beraber inip çay, soda, çikolata filan alıp bi masaya oturuyoruz. Beş dakkalık molanın sonunda diğer ikisi birbirlerinin telefonu çaldırarak numaralarını ve isimlerini kaydediyorlar. Bense hala çayımla meşgulum. Onlar beraber sohbet ederek yukarı çıkıyor, bense çayımla yürüyorum.
Allahtan ikinci ders başlıyor : ))

Tuesday, September 25, 2007

sabah-öğle-akşam

Evden işe gidiş yolunun otobüsünde kendime oturacak yer bulmuşum; mutluyum. Karşılıklı yerleşime sahip olan dörtlülerde pencere kenarındayım. Karşımda bir bayan, yanımda bir erkek, çaprazım boş. Ön kapıya yakın bir yerlerdeyiz.

Yanımdaki bey otobüse binen bayanlardan birini tanıyor çıkıyor, buyrun diyor bayana, oturun karşıma. Bayan geri geri gidemeyeceğini belirtince, bey ona kendi yerini verip karşısına oturuyor, bayan da yanıma. İkisi de göze batan bir aşırılığı olmayan, ortalama halim selim insanlar. Muhabbet başlıyor.

Bayanın annesi bir hastalıktan dolayı bir sene önce sizlere ömür olmuş. Şimdiki asıl vaka ise kemoterapi tedavisi gören 76 yaşındaki babası. Tüm aile ona bakıyor. Sohbet biraz ilerleyince bizim karşıdaki bey doktorlardan dem vuruyor 'allah bunların eline kimseyi düşürmesin' diyor bayana. ‘Ben sana bir ilaç yazayım bak günde iki kere vereceksin bundan, bir de üç posta vitamin, birşeyciği kalmaz babanın.’ ‘Doktorlar bilmezler bunu, bitkisel bir ilaç bu.’

Çaresiz kadın, bunu eczanede bulup bulamayacağını soruyor. Tabii tabi bulursun. Sen bana bir kağıt kalem ver yazayım hepsini. Bayan çantasından bir kağıt parçası çıkarıyor. Kaleme ise karşımda oturan diğer bayan yetişiyor. Meğer, o da, benim gibi, pürdikkat kesilmiş, muhebbetin içinde.

Belediye otobüsünde karşılaşılan ve bilmem kaç senedir görülmeyen bu tıpla uzaktan yakından alakası olmayan yurdum insanı tanıdık, yanındaki tanımadığı bayandan aldığı kalemle küçük bir not kağıdına, 76 yaşındaki akciğer kanserine ilaç yazıyor.

Romanya ya da Almanya’da tanıdıkların varsa, oradan da şurup getirebilirsiniz. Onu da yazayım mı diyerek iyice havaya giriyor. Çaresiz kadın, hazır reçeteye ilaç yazan bir eli bol birini bulmuş, yaz yaz diyor. Eniştemin kızkardeşi Almanya’da, isteriz icabında.

Romanya’daki şuruptan sonra sıra kocakarı ilaçlarına geliyor. Beyimiz anlatıyor. Yarım litre limon suyuna altı yumurtayı koyacaksın, o yumurtalar bir hafta bekleyecek, kabukları eridikten sonra...., bal ve iç cevizi de ekle, günde üç defa, sabah-öğle-akşam, birşeyciği kalmaz babanın.

76’lık dedenin tüm vücudu sarmış kanser tedavisi için, ayaküstü can kulağıyla dinliyor krşısındakini çaresiz kadın.

Bana da ‘acil şifalar’ demekten başka birşey kalmıyor. Karşımdaki beyse mide bulantısına verilen nane-limon kaynamışı kadar kolay verdiği ‘iyi niyetli’ tedavi yönteminden dolayı teşekkürü alıyor bayandan.

Sunday, September 02, 2007

the city of İstanbul

Deli dolu kaotik İstanbul kentine bir yolculuk daha.
Büyük, kirli, karışık, devasa kent İstanbul. Içinde, yaşayanların kaybolduğu, sokaklarında evsizlerin uyuduğu, otobüsleri metroları bir yerden bir yere ulaşmaya çabalayanların doldurduğu koca kent.

Şehrin kırışıklığı arasına hapsolmuş üç kuruşluk hayatlarını idame ettirebilmek için sabah körü yollara dökülen mutsuz kozmopolit çehreler.
Sıkışan trafikte yarı uyuklar gözlerin yan otobüsteki bakışlarla kesiştiği sabah saatleri. Soluk benizli, yaz günü beklenmeyen yağmurdan dolayı sandaletleri çamurlanmış, saçlarının fönü inmiş zavallı genç iş kadınları.

Normal koşullarda yağmurun şehri yıkayıp temizlediği düşünülebilir fakat bu şehirde kirli suyun akacağı yer yok. Delikleri tıkalı şehir İstanbul. Altı tamamiyle kokuşmuş. Pis suyunu akıtamayan şehir kendi pisliği içinde boğulmaya mahkum. Yarısı buharlaşacak, yarsısı da avare otomobillerin tekerlerinden kaldırımdan geçenlerin üzerine yapışacak. Pislik ordan oraya taşınacak, evlere ve yataklara girecek.

Sanatın, eğlencenin, sanayinin büyük kenti İstanbul. Avrupa’nın en gözde kenti, ziyarteçilerinin -ben dahil- sevgilisi biricik kaotik İstanbul.

Ardında bambaşka hikayelerin gizli olduğu bir dolu değişik yüz. On beş milyon başı boş ruh fütursuzca dolaşıyor şehrin sokaklarında. Birbirlerinin yanından geçiyor herkes; fakat kimse farkına bile varmıyor gelecekteki sevgilisinin / doktorunun / patronunun / katilinin yanından yürürken.
Kimse kimseyi tanımıyor bu şehirde. Tanımaya vakti yok. Boş boş bakıyor ve yürüyüp gidiyor bir sonrakine...

Akıntıdan kendini kurtarabilenler kenardaki kahvecilere atıyor kendini. Artık İstiklal’de dönerciler dışında yerel birşey bulmak da zor. Yüzyılların çay kültürü yerini yavaş yavaş filtre kahveye bırakıyor.
Tüm Avrupa ve Amerika büyükkentleri gibi kahve içiyor artık yorulanlar. ‘İncebelliler’ daha ucuz yerlerde artık. ‘İyi’ ve ‘kaliteli’ yerlerde ise Kolombiya’nın sudan ucuz nefis kahvesinin kokusu yayılıyor.

İstanbul’dayım. Ben de bir Avrupalıyım artık. Anadolulu taşra tavrımı sürdürüp demli bir incebelli diretmenin ya da İzmirli gavur tavrımla bir adaçayı ısmarlamanın alemi yok! İstiklal üzerindeki kenar kahvecilerinden birine oturuyorum – nam-ı diğer ‘kahve evi’ –; mokamı yudumlarken akıntıyı seyre dalıyorum.

Metro kokusu Avrupa kentlerini anımsatıyor bana. Metrodan iniyorum. Bir kısa tünelle Kanyon’a bağlanıyoruz. Steril insanların mekanı yapay bir alışveriş –daha doğrusu göz süzüş- mekanı. Küçümsenemeyecek hoş bir mimari. Ekstrem dükkanlar. Halk dışı.

Birbirinden habersiz mutsuz insanlar. Gülümseme çizgileri yok. Bu şehrin insanlarında ‘gülümseme’ çizgisi eksik. Budapeşte benzeri suratlar İstanbul metrosunda. Ulaşacağımız yeri bekliyoruz hepimiz iç dünyamızda. Dipdibe ve bir o kadar uzak birbirimizden. Kendi iç dehlizlerimize dalıyoruz sessiz ve habersiz. Geriye sadece metro oturaklarında oturan suretlerimiz kalıyor.

İstanbul deli şehir‚ vitaminsiz çıkmamak gerek.

İstanbul; danstan duramayanların şehri. Müziğin ruhu kıpraştırdığı, kanının damarlarında aktığını hissettirdiği biricik güzel şehir.

Gecelerin şehri, durmayan, bitmeyen İstanbul. Sokaklarında sarhoşların bağırdığı, ayağı cıbıl bohemlerin ateş çevirdiği, şehrin nabzını tutan ritmi hiç kaçırmadığı heyecan dolu İstanbul şehri. İstanbul, kalp atışının sesi.

Delidolu İstanbul şehrinden dönüyorum artık. Son bir kez bakıyorum gece güzelliğine, pırıl pırıl parlıyor elmas gbi gecenin karanlığında ışıkları...

Friday, August 24, 2007

sırasızlık

Ankara'dan sonra İzmir'de beni en çok şaşırtan (çekmece dolap atkı kazak dolu, bekle bekle "kış"ın gelmemesi dışında) otobüs duraklarında sıraya girmesini beceremeyen (ya da böyle bir şeyi hiç düşünmeyen, sıraya girmek nedir bilmeyen ya da belki hayatında hiç sıraya girmemiş) halk oldu. Her şehrin kendine özgü insan yapısı vardır. Sustum, saygı gösterdim. İttirildim, savruldum, yanımdaki zor yürüyen yaşlı teyzeye yol verdim, bir adım geride durdum diye küfür bile yedim, İzmir'li bayanlarca otobüsün kapısının önünde manken gibi dikilmemem gerektiği, açıkgöz olmam ve otobüse çevik bir hareketle atlamam gerektiği hususunda uyarıldım.
Artık ittirip kaktırıyorum, kolumu güruhun arasına sokuyor, insan topluluğunu yarıyor ve kendi küçük bedenime bir yer açarak binebiliyorum otobüslere.
Alışmış olmam, bu durumu kabullenmemi gerektirmiyor neticede.
Hala merak ediyorum:
İzmir'li neden sıraya giremiyor?

daha çok beklersiniz

mesai sonrası, eve dönüş yolunda "gelmeyen belediye otobüsleri" maratonuna katılmış, koşturuyorum.
alsancak'tan eve dönüşün iki yolu var. ya otuz kırk dakika bekleyecek ve yaklaşık kırk elli dakika süren "işkence" bir otobüs yolculuğu yapacağım elli kuruşa üzerinde olimpiyatlardan bir görünütü olan kentkartımla ya da oniki dakikada kapımdayım onsekiz yetele'ye taksiyle.
bu "güzel" izmir'de "gelmeyen belediye otobüsleri" dışında bir ulaşım yok çünkü üçkuyular taraflarına. ne vapur, ne dolmuş, ne özel otobüs, ne çift katlılar ne de metro...
güzide şehir izmir halkının çoğu bilir, alsancak-üçkuyular hattının vazgeçilmez otobüsüdür 169. gelin görün ki, bunca talebe rağmen sabah öğle akşam balık istifidir 169.
özellikle de yaz aylarında, izmir halkım sıkışıklıktan terlerinin birbirine karışmasının verdiği samimiyetle elele, gözgöze, dizdize toplu bir cinnete girer 169'larda.
varsa yoksa gürültü kirliliği eski püskü belediye otobüsleri sözümona "avrupai" büyük kent izmir'de.
sevgili belediyem ne akla hizmetle şehirdeki "zaten hali hazırda işlevini yerine getiren" otobüs duraklarını söküp de yerine "tıpkısının benzeri" "yeni" otobüs durakları takdırdı, anlayamıyorum.
inceden bir mesaj mı var acaba?
"daha çok beklersiniz" yeni otobüsleri ya da metronun tamamlanmasını mı demek istiyorlar.
duraklardaki gözle görünür tek fark oturma birimlerinin metal yerine ahşap yapılması. diyorum ya, inceden mesaj var. "daha çok" bekleyeceğimiz için kıçımızı soğuk metale değil de ahşaba yasalayacağız. izmir halkı adına teşekkürü borç bilirim sevgili belediyeme.
artık kıçımız donmadan bol bol bekleriz "güzel" izmir'imin "gelmeyen belediye otobüslerini".

küçük kız ve bük

Kadın başını yanında uyuyan sevgilisine dayadı ve karşısında uzanan koca maviliği içine çekti, ayakları çakılların üzerinde, denize doğru açılmış eteğinin kenarından bacaklarını yalayan dalgaların taşkın köpüklerine anlattı tüm bildiklerini
Bunlar, dedi
Bunlar artık benim işime yaramayacak güzel bük. Tüm bildiklerimi al ve bana kendi bildiklerini ver.

Aşık olduğum sen misin yoksa memleketin güzelliği mi?

Sıradan bir yarımadada, küçük bir kız; koşup oynuyor kendince.
Saçları iki yandan örülü, yüreği taşıyamayacağı kadar ağır coşkuyla dolu, koşturup duruyor yarımadanın sokaklarında. Çocuk işte; bazen düşürüyor yüreğini toprağa, canı yanıyor, iki ağlıyor, sonra bıraktığı yerden tekrar devam ediyor koşturmasına.

Toprak yolları, çakılları, kurbağaları,
Sahile vuran mideyeleri, deniz sonrası kirpiklerde biriken tuzu,
Pembe beyaz begonvilleri
Rüzgarı, rüzgarı, rüzgarı,
Kafada saç bırakmayan lodosu,
İnsanı dirilten buzdan bozma denizi,
Küçücük limanı,
Tekneleri,
Birbirinden şirin barları,
Kargısı, Palamutu, İskelesi, Knidosu,
Boyluboyunca huzur yarımadası,
Türkiye’nin serçe parmağı,
Akdeniz’in Ege’ye selamı,
Balı, balıkları, bademi,
Hele de o meşhur nurlu bademi,
Ve Datça’sının küçük kızı,
Kızın hikayesi.

Küçük kızın arkadaşı yok, tek başına oynuyor akşamüstü kumsallarında. Annesi hava kararıp da eve çağırıncaya dek topladığı sümüklüböceklerini diziyor yanyana.
Vakit gelip de şehre döndüğünde hep aklında kalan Datça’nın sümüklüböcekleri oluyor. Garaville denen bu sümüklüböcekler ilk yağmurlardan sonra çıkıyor gezintiye memleketinde. Yağmur vakti demek, okul vakti demek. Tatil bitiyor ve şehrine dönüyor küçük kız. Rüyalarında hep aynı şey: sümüklüböcekler, bisiklet ve yanyana koyların tepesinde uzanan küçük patikalar. Biricik Datça’sını düşlüyor kış boyu.

Ayrılıklar bitmek bilmiyor. Her yıl tekrarlanan sıkıntı dolu kış ayları. Günler giderek kısalıyor, hava kararıyor, sokaklar soğuyor, kar bastırıyor; şehir beyazların altında kalmış bir masala dönüşüyor birden. Çocuğum. Masalın heyecanına kapılıp, kızağımı alıp oynamaya çıkıyorum. Karla sevişmeler bir nebze unutturuyor seni bana.
Ama yine de denizle sevişmeler ayrı. Herşeyden ayrı. İple çekiyorum sana ve gülümseyen güneşine kavuşabilmek için. Gelmek bilmiyor yaz ayları. Bitmek bilmeyen kış ayları.

Yaz gelip de tekrar kavuştu mu sevdiğine, yüzünde bir mutluluk tekrar yüreği elinde oynuyor küçük kız. Yıllar geçip de büyüdüğünde farkediyor ki o hala küçük. Elinde midye kaplı defteri, yüreğinden taşanları topluyor:

Datça’dayım. Aşık olduğum kentte.
İnsan bir kente tutulabilir mi? Onu hep koşulsuzca yürekten, ta içinin derinliklerinde hissederek, düşleyebilir mi? Buluşmaları kavuşmaları iple çekerek sevebilir mi bir kenti? İnsan bir kentin çakıl taşlarına aşık olup onları öper mi, gömer mi suratını toprağına? İçer mi denizinin suyunu her ayrılık öncesi? İnsan bir kentten ayrılırken ağlar mı sevdiceğinden ayrılıyormuşçasına?
Ben ağladım. Bu küçük kente tutuldum ve ağladım.

Gürültü yok, ses çok az. Ancak tavukların gıdaklaması duyuluyor. Lıkır lıkır kulağına çalınan rüzgar çanlarıyla dansederek yürüyor dökülen begonvillerin üzerinden. Paçalarına dolanıyor kuru çiçekler, ayaklarını gıdıklıyor.
Sessiz dar sokaklarında gezintiye devam. Terkedilmişlik hissiyatı. Datça’nın hiç dinmeyen rüzgarı tepeden sokak aralarına üfürerek serinletiyor halkı.

Kimsecikler yok, sadece ağustos böcekleri. Yıldızlara baktım, geceye baktım, gaz lambasını yaktım ve masama yerleştim.
Bu kadar mutluluk veremez insana hiçbirşey, gece ve ağustos böcekleri dışında
Ait olduğum yerdeyim
Ve tek başımayım
Müziğe bile ihtiyacım yok, gecenin uğultusu yeter
Ağaçların hışırtısı hem ninni gibi hem de korkutucu....
Burada ölebilirim.

Küçük kız büyüyor. O büyüdükçe kafası da büyüyor. Düşünceler sarıyor zihnini. Hayatla cebelleşiyor kız. Artık eskisi gibi uçurtmanın peşinden koşmak yetmiyor hayatı yaşamaya. Sorumlulukları artıyor. Öğrendikleriyle kirleniyor dünyaya karşı. Her kirlenişinde tekrardan Datça’sına koşuyor. Her kafa karışıklığında, ruh çöküntülerinde, eksikliğinde ve zihnin çıkmaz sokaklarında Datça’sına koşuyor. Orada kendiliğinden çözülüveriyor herşey.
Şeffaf bir şişe. Cam. Basit bir formu var. İçinde su. İçinde zeytinyağı. Biri tutmuş çalkalamış şişeyi. Zeytinyağı damlacıkları top top ayrışmış suyun içinde. Köpürmüş bir zihin...Bu kafayla gelinen bir Palamutbükü gecesinin sabahında insan bir bakar ki şişe, aynı şişe. Fakat zeytinyağı sudan ayrışmış. Herşey yerli yerinde. Zihin tertemiz ayarında. Ne bir köpürme, ne bir bulanıklık. Bükün dingin havası geceleyin tekne direği ıslıklarının eşlik ettiği uykumda zihnimdeki birbirine geçmiş düşünceleri de ayrıştırmış. Sakin ve huzurlu yapmış yine beni çaktırmadan...

Şehirden gelen küçük kız, yaşadığı yerin curcunasına alışmış, burada da heyecanına hakim olamıyor. Koştukça koşuyor yarımadanın kıvrımlı sokaklarında. Yorulup nefes nefese kalana dek arşınlıyor dağları bayırları.

Kendimi bu kadar hırpalamamın ne anlamı var? Aceleye hiç gerek yok. Sanki insanın kalbi ağır ağır atıyor burada. Kanı daha yavaş akıyor damarlarından. Yavaş ve dingin. Soluk alıp verişler daha seyrek, dolu dolu. Tüm ciğerleri doldurana dek nefes alınıyor, boşaltırkense hiç acele edilmiyor. Bu dinginliği yerlilerin ağır kanlılığından ve ermiş huzurdundan anlamak mümkün.

Huzurun peşini kovalayanların uğrak yeridir Datça.

Burada mutlu olmak için ne kişilere ihtiyaç var ne de başka bir şeye.
Deniz, güneş, kum, rüzgar...
Alışmışım buranın dingin havasına. Çocukluğumun huzursuzluğu geçmiş hareket arayan.

Küçük kız büyümüş, yazar olmuş, kasabanın gazetesi için bir yazı yazması gerekiyor. Neresinden başlamalı? Neresinden tutmalı Datça’sını? Düzünden mi, tersinden mi? Düşünüyor ve onu kötüleyen bir yazı yazmaya karar veriyor. Kötülesin ki kimsecikler gelmesin. Datça’sı ona kalsın.

Soğuk bir memlekettir Datça.
Bir tatil yöresinde aranan hiçbir özelliği yoktur kimilerine göre.
Soğuk rüzgarları vardır kafanızdan şapkaları, tabağınızdan köfteleri uçuracak kadar.
Denizi buzlar gibidir, damarlarınızı büzüştüren, nefes kesen.
Yolu kötüdür, dolamabaçlıdır, dardır, uçurumludur.
Gece hayatı desen hiç yoktur. Müzik, on iki dedin mi biter, sessizliğe gömülür tüm liman.
Her yer tozdur, topraktır.
Ne makyaj tutar insanın yüzü, ne topuk dayanır çakıllı yollarını arşınlamaya.
Elektriği gider, suyu ikide bir kesilir, telefonlar çekmez....
Hep şikayet üstüne şikayettir Datça.
Tembel ustaları, onarılmayan yolları, arada bir taşan foseptikleri, yazları kasabaya hücum eden şehirlileri delirtir.
Soğuk bir memlekettir Datça. Bir kere uzaktır, uzak.
İnsanlar gelmesin diye tüm hoyratlığını gösterir ziyaretçilerine.
Yine de neden sevilir bilinmez.
Kaçan kaçar
Kalan kalır...
Gelenler elenir, doğal seleksiyon sonucu hayatta kalanları barındırır ancak bünyesinde.
Önce bir dener, testten geçirir, zorlar, silker insanları, ölçer sevgisini ve sadece onu gerçekten sevenleri kucaklar.

Yoldan geçenlerin uğradığı bir kent değildir Datça. Niyet edenlerin geldiği yerdir.
Uğranan değil, gelinendir.
Gönül eğlendirenlerin değil, gerçek aşıkların yeridir Datça.

Yıllar geçmiş, küçük kızın yüreği taşıyamayacağı kadar aşkla dolmuş, her seferinde yükünü boşaltmaya kimsesizler koyuna gelir olmuş.

Her gelişimde başka bir aşk yaşıyorum öncekinden farklı, ama hep aynı duygu, aynı bildik ve tanıdık koku, gecenin sesi, ağustos böcekleri, gaz lambasının titrek ışığı,
Burada yaşlanmalıyım....Havası çakırkeyif etmeye yeterli bünyemiBırakıp nereye giderim ki?Kaybolmuş aidiyetimi buluyorum burada, saçmasapan yerlerde ararken

Sana tek verebileceğim şey sevgilim, sahilin dalgalarla getirip götürdüğü çakıl taşları, belki yanında bir de sıcak bir çay ve tatlı bir sohbet
gerisi iyilik güzellik....

Bütün aşklarını burada temize çekiyor küçük kız. Dibinin cam gibi göründiği, taşların bir bir sayıldığı kristal parlaklığındaki pırıl pırıl suyunda arınıyor tüm kirlenmişliklerinden.

Tertemiz sabahına uyandığımda biricik Datça’mın çıkıp gitmiş zihnimden yüzünün kıvrımlarıBedenimdeki acemi ellerinin iziyse girdiğim tuzlu soğuk suda kalmışŞimdi, ne yüzünün kıvrımları var gözlerimin önündeNe de ellerinin izi bedenimdeSanki seni hiç tanımadım...Belleğimde birkaç fotoğraf. Siyah beyaz. Puslu. Koca bir deniz. Küçük bir ada...Canım Palamut’un gölgesinde usulca kayboluyor varlığın.Sabah olmuş ve bitmiş sıcaklığın.Şimdi sadece Palamut’un soğuk suyu, çakıl taşları ve ben varızDipdiri.Tıpkı eskiden olduğu gibi.

Bütün bunalımlarını burada denize döküyor. Unutmak, unutmak ve yoluna devam etmek istiyor küçük kız.

Uzağım. Uzaklaşıyorum. Kalabalıkların ortasında yine yalnızım. Gidiyorum. Amaçsızım. Bir çöl ortasında susuzum. Denizin kenarında kıyıya vurmuş, unutulmuş bir kabuğum. Kalemime hükmü geçen ben değilim. Sıkıldım artık. Öylesine sıkıldım ki. Nereye gitsem benimle geliyor artık kuruntularım. Sakin bir limana çekmek istiyorum.
Sakin bir liman.
Sakin. Ve sessiz.

Ve birgün Palamutbükü’nün kıvrımlı ve uçurumlu yollarını teperken yolda uyuyakalıyor küçük kız. Sahilde oturduğunu görüyor. Karşıdan doğan kocaman kıpkırmızı ayı seyrediyor. Kalamarını yiyor. Birasını yudumluyor. Elinde defteri geçen gemileri kaydediyor sayfalara. Sahilde bir adamla karşılaşıyor sonra. Karşılaştığı yerde aşık oluyor kadın. Rüyasında. Palamutbükü’ne vardığında uyanıyor. Yüzünde bir gülümseme. Hatırlamıyor bile rüyasını.

Geceleyin, uykumun ortasında rüzgarın cama vurarak beni kendine doğru çağırmasıyla kucağımda uyuyan hırıltılı minik kediyi uyandırmaya korkarak usulca sarındığım battaniyemle çıktığım bükün sahiline ulaştığımda, ayağıma gelişigüzel geçirdiğim terliklerimi elime alarak, tuzlu suyla kucaklaştırıyorum uykudan yeni kalkmış patilerimi. Gecenin tadı başka. Burada günün, gecenin, sabahın, öğlenin her saatin her anın tadı başka.

Sabahın erken saatinde daha güneş doğmamış, Palamut’un çapağı daha gözlerinde gezerken, önüne taşlara uzanmış biri çıkıyor. Bir adam. Sabah saati insanlarından olsa gerek.
Sende mi uyuyamadın?
Yoo, diyor erkek. Ben buranın bekçiliğini yapıyorum.
Nasıl bir bekçilik bu diyor kız.
Sabahları Palamut’ta kaybolmuş ruhları topluyorum.
Sanırım sen de onlardan birisin. Ne işin var bu saatte buralarda, sevdiğinin yanına gitsene.
Sevdiğim burası diyor kadın.
Gün batmış,
Ay kıpkırmızı,
Karşıdan gülümsüyor.
Sadece onu selamlayacak ufak bir kıpırtı hissediyor içinde.
Onun dışında herşey kıpırtısız
Bük gibi
Bükün sessiz sahili gibi.

Uzun kiripiklerinin ve kısık gözlerinin ardına saklanmış yeşilini sevdim onun
İlkbaharın yeşiline uyumlu biricik Datçamda.

Bükün sessiz, huzuzlu, gerçek dışı dinginliği, yerli halkın cennetten fırlamışçasına gülümsemeleri, badem ikramları kızı sanki bir daha buradan geri dönemeyecekmiş hissine doğru sürüklemeye yetiyor. Küçük kız saçları iki yandan örülü, kısacık eteğiyle Datça’sının toprak yollarında denize doğru koşar adım ilerliyor.

Huzurlu kent. Olsa olsa sardunyanın kırmızısıyla begonvilin pembesinin savaşı olur burada. Hangimiz daha parlak diye? Bir de akşamüstü hüzünleri çöker insana. Yanına en iyi gidecek şeyse bükün insan canlısı sarı köpeği ile bir bardak yeşil limonlu cin toniktir. Daha da başka bir şeye gereksinim duymaz insan. Havadaki huzur ve cintoniğin acımsı tadı vücudun kıvrımlarına sinmiş en ince negatiflikleri bile çözmeye yeter.

Kız yine bir gün Palamutbükü’ne yolunun düştüğü gün öğrenir bunları. Hatta gecesine dönemez bile geriye ve hatta sabahına. Bana kalırsa küçük kız hiç dönemeyecek. Orada ne gördüyse, kızın peşini bırakmayacak. Kimseye de söylemeyecek. Orada kalacak.

Dönüşleri hep hüzünlüdür Palamut’un. Akşamüstü hüznünden farklı bir hüzün. Her seferinde döndüğüne üzülür, fakat tekrar gelecek olmanın verdiği güvene sığınır. Yokluğunda, özlemiyle avunur.

Yüreğinde sevdiğin varsa ve dokunamıyorsan, yanıbaşında olduğu kadar senden uzaktaysa... günün boş olduğu kadar doluysa... ve günlerden salıysa, mekan Palamutsa.
Vay haline.

Bitmeyen gün. Her anı, dakikası dolu dolu, ama bir o kadar da “boş”, bomboş geçen gün. Boş geçtiği kadar dolmaya meyilli.
Bir gün ne kadar dolabilir ki? “Boş” olduğu kadar. Zihnin boşaldığı, vücudun elektriğini bıraktığı yerde, dolduğu kadarıyla ayrılıyorum bükten.

Palamut’un sahilinden topladığı bir avuç dolusu taşı sevdiğine verdi küçük kız.

Başka türlü birşey benim istediğim demiş ya şair, hatta rengi başka, tadı başka demiş, havası ayrı hava, denizi ayrı deniz demiş, yazık dedim şaire, üzüldüm, gelmemiş buralara ya da gelmiş de sevememiş, hani herkesin dediği gibi, ya hiç ayrılamazsın buralardan ya da basar gider bir daha da uğramazsın...
Yazık, “işte burası” diyememiş şair...

Her gidenin büyüsüne kapıldığı, dönüşlerin çileye dönüştüğü bir anne sıcaklığına sahiptir Datça. Akıllara durgunluk veren dinginliği tüm ruhları sakinleştirmeye yeter.

Dünyanın geri kalanından farklıdır Datça’m. Kendine özgü ayrı bir mekandır. Memleketinden uzak, kimi zaman yurdundan çok diğer Akdeniz ülkelerine yakındır. Her yazı, misafir edip kendine aşık ettiği turistlerle, kışıysa, aşık olup ondan hiç vazgeçemeyenlerle doludur.
Dile getirilemeyen bir farklılığı vardır, ancak yaşayanların bildiği.
Bir tanedir o.

Küçük kız nereye gitse, hep yanında taşır kasabasını. Cebinde en son gittiği düğünden aldığı parlak bir kumaş parçası. Nereye gitse yanından ayırmaz, şans getirsin diye.

Yine muazzam bir düğündeyim. Tüm köy toplanmış, bademliğin altında, vur patlasın, çal oynasın. İçkiler ve birbirinden güzel yemekler. Evlenenlerin rakısından içmedin mi, keşkeğinden yemedin mi, kalkıp da harmandalı oynamadın mı o düğün düğünden sayılmaz. Yiyecek, içecek, oynayacaksın. En sevdiğin kahkahalarını atacak, o büyük coşkuya bir küçük coşku da sen katacak, tebriğini yapacak, yüzünde gülücüklerle evine döneceksin.

Yaşanmışlıkların getirdiği bunalımlarını da taşır olmuş beraberinde. Küçük kıza ağır gelir olmuş dünya. Aşksız ve Datça’sız.

Bir an gelir, kopar gider gövdem, başım ağrır, düşüverir. Suyun berraklığıdır kalbimin yansıyan temizliği.
Öyle bir yerdeyim ki, başka hiçbir yerde olmak istemeyecek kadar güzel bir yerde.
Maviliğin yüzeyinde parıldayan incilerden taç yapacağım ipek saçlarıma, sonra rüzgara bırakıp savuracağım, savrulsun.
Buklelerim haykırsın dünyaya yaşadığımı.
Kucaklayan kent, tüm negatif enerjimi al toprağına ve nötrle beni.
Aidiyetim burası. Hiç kimsenin, hiç bir başka yerin değilim ben.
Yüzümü yalayan rüzgar, beni donduran rüzgar, beynimdeki negatif düşünceleri de al uçur süpür götür beraberinde, dağıt yeryüzüne.

Yaşı büyüdükçe ayrılıklarının da arası büyüyor. Okullar bitmiş, tatiller azalmış, küçük kız şehrine dömüş. Yüreğinde Datça’sı hergün işinin yolunu tutar olmuş. Çocukluğun yazları Datça’da geçirildikten sonra, iş hayatının acı gerçeği beton gibi çarpmış suratına.
Sayfiye özlemi.

Her seferinde aklım kalır, ruhum kalır, canım kalır, içim kalır, düşerim.
Saçlarım uzun olsaydı da uzansaydı sana.
Salayım gitsin. Uçsun uçsun ve gamzelerine yapışsın. Bu gece de bitsin. Kavuşayım sana. Sana ve gülücüklerine. Gülünce kaybolan canım gözlerine.

Akşam güneşi omuzlarımda. Vuran aynı güneş. Senin nerende kim bilir? Senin de dudaklarındaysa güneş, omuzlarımı öpüyorsun demektir. Tüylerim ürperiyor, dudakların sıcacık...
Güneş dudakların, alevden pembe dudakların..

Aidiyet.

Beni bu denli bağrına basan başka bir kent olabilir mi?

Ayrılık.

Ayrılıklar ölüm gibi. Ne zaman tekrar tadına doyacak dudaklarım?

Küçük bir koy. Püfür püfür esen bir tepe. Kızın en sevdiği yer. Bisikletine atlayıp oraya gitmek ve tepede oturup içindekileri dökmek. Kimsesizlik ve yine sessiz bir aidiyet. Rüzgar saçlarını okşarken denize dalıp giden gözler.

Benimle ve benden uzaktasın. Buradayım. Yalnızım. Yalnız. Çiçekler var, Datça’m var. Yağmur ve göğün gözyaşları da bizimle. Seninle gülmek kadar ağlamak da güzel be Datça’m! Cıvıltılar sarmış yeryüzünü.

Uzun ayrılıkların ardından tekrar Palamutbükü’nde kız. Herşeyden, herkesten uzak ve habersiz, sadece sevdiğiyle. Başbaşa.

Herkesten uzak, sadece kendimleyim. Kendimle olmayı özlemişim. Kendimi kendimden çalan dünyadan uzak, bükün çakıllarına bırakıyorum bedenimi.

Herşey ne zaman başlamış? Ne zaman gönlünü kaptırmış kız Datça’sına? Kaç zaman olmuş?

Teninin tenime dokunduğu an başlamış ilişkimiz.
Tenim yokluğunda kuruyor. Tuzuna doymuyor bedenim.
Sarhoşluğun bile tadı başka. İçtiğim şarap, havanın kokusuyla birleşiyor ve bir yudumuyla tatlı tatlı döndürüyor başımı.
Şarap başka hiçbir yerde bu kadar ruhuma işlemiyor. İşlemiyor içime hiçbirşey yanımda sen olmayınca. Yanımda sen yokken ne şarabın tadı şarap, ne baharın çiçekleri kokuyor. Tatsız ve kuru hayat. Sensiz.
Yokluğunda çakılların sesi farklı. Melodisiz.
Sensiz ağzımın tadı bile kalmadı. Deniz bile tuzsuz yokluğunda. Su bedenimi kaldırmıyor. Batıyorum. Gel yanıma. Yanıbaşımda dur ve suya gir benimle, tuzu gelsin denizin ve kaldırsın beni. Yoksa boğulacağım.

Palamutbükü’ne gidiyor ve sahilde bulduğu sevgilisine soruyor kadın:
“Aşık olduğum sen misin yoksa memleketin güzelliği mi?”

2006 Ekim

TURUNCU BALIK

1. Bölüm

Bir zaman
Sabahın serinliğinde, çimlerdeki buz tutmuş bir çiğ tanesiyim ben. Gökyüzünden buraya düşene dek oluştu bedenim. Eskiden kocaman, mavi -ama hiçbir insanoğlunun tanımlayamayacağı güzellikte bir mavi-, masmavi bir bulutun parçasıydım. Anne bulutun milyonlarca yavrusundan biriydim ben de.
Anne bulut bir gün güneşe gider ve şahane bir kırmızı şarap alır ondan; içenlerin içini güneş gibi ısıtan, yanaklarını pembeleştiren ve tüm güzellikleri, çirkinlikleri aydınlatan, yani tüm gerçekleri gözler önüne seren bir şarap. Kırmızı şarap aslında güneşin bir parçasıdır; her gün damla damla hayatımıza yayılan, fazlası başımızı döndüren, tüm saklanmışlıkları ortaya çıkaran, karanlıkları aydınlatan.
Anne bulut bu şarabı içmek için gün ışığının kaybolmasını bekledi. Saklandıkları yerden ortaya çıkanların tekrar karanlığa gömülmesini ve şehre puslu soğuk havanın inmesini bekledi. Yorganının altına girdi ve sabırla gizemin evrenin her zerresine sinmesini izledi. Hani insan nasıl gün ışığında sıcak meydanlarda, sokaklarda güle oynaya güvenle yürürken, gelince soğuklar ve sisli geceler, sadece yorganının altında bulur aynı güveni ve sıcaklığı; anne bulut da geceyi bekledi yorganına sarılmak için. Eline telefonunu aldı ve baba bulutu aradı çekinerek.
Uzun bir bekleyişten sonra, baba bulut göklerde süzülerek geldi anne bulutun kapısına.
“Ey mavi göklerin en parlağı yumuşak beyaz tenlim
benimle dans eder misin?”
Anne bulut babayı içeriye aldı. Hiç konuşmadılar. Birlikte şarabı açtılar. İçtiler içtiler, içleri ısındı, yanakları pembeleşti, başları döndü ve birbirlerine sarılarak düştü kafaları yastığa. Birbirlerine sokuldular, koklaştılar, en gizli sırlarını birbirleriyle paylaştılar kelimelere gerek duymadan. Tüm evren bu iki bulutun sevişmesini izledi fondaki olağanüstü orkestra eşliğinde. İzleyenlerin gözleri kamaştı tüm bu şehvet duygularının hiçbir utanma olmaksızın dışarı vurulmasından çıkan parlaklıktan.
Dünyadakiler ise zavallı, hiç bir zaman bilemedi yukarıda olanları. Onlar orkestrayı gürültü sanıyor -malum, ses hızı, onca zaman da gelirken Mi’ler Fa oluyor, Sol’ler yok oluyor; insanoğlu tanrılar yukarıda kavga ediyor sanıyorken, sadece o güçlü sevişmenin ardından yeryüzüne dökülen sevinç yağmur taneleri biliyor bu efsanevi olayı. Ben de o milyonlarca yavrudan biriyim işte, anne bulutla baba buluttan üreyip şu an bir çim tanesinin üzerinde ‘çiğ tanesi’ olarak hüküm sürmekteyim.

2. Bölüm

Sonraki bir zaman
Gecenin karanlığında, buz gibi bir göldeki küçük turuncu bir balığın kanındaki bir damlacığım ben.Yanlış hatırlamıyorsam, çimlerin üzerinde donmuş bir çiğ tanesi olduğum gündü. Şarap doğdu -burası dünya, artık güneş demeyi öğrenmeliyim ona, aynı anne bulutla baba bulutun sevişme iniltilerine gök gürültüsü demeyi öğreneceğim gibi-, ne diyordum, güneş doğdu, biz eridik ve şiddetli bir rüzgar savurdu hepimizi yakındaki kocaman, soğuk ve derin göle. Göle düşmeden önce rüzgarla birlikte dansettik biraz üzerinde, nilüferlerin kokusunu duyumsayarak. O zaman dünyada hiç görmediğim bir şey fark ettim -zaten dünyaya geleli ne kadar olmuştu ki-. Suyun üzerinde güneşi, bulutu, ağaçları gördüm. Biraz bakındıktan sonra kendimi seçebildim ve el salladım sudaki aksime.
Bu göl, benim, kuşların, bulutların, kısacası her şeyin, tüm evrenin bir yansımasıydı. Gölün yansıması ayrı bir dünyaydı. Gün içerisinde güneşi yansıtan bu göl, geceleyin yıldızları ve ayı yansıtıyordu; herşey vardı içinde, kim baksa kendini görebilirdi. Şimdiye kadar kim baktıysa ona kendini göstermişti. Hiç aldatmamıştı. O zaman anladım bu gölün sihirli bir yer olduğunu. Oraya düşecek olduğuma sevindim. İçinde her şey var gibi görünen ama aslında hiçbir şey olmayan göl. Dünyada ise olay tam tersiydi. İçinde ağaçlar, bulutlar, kuşlar, kısacası her şey olan dünya. Ama insanlar onları göremiyor, çünkü hiçbir şeye bakmıyor. İnsansanız, aynalara bakarsınız, saçınızı, başınızı tarar aynayı bir kenara fırlatırsınız, gözünüz kendinizden başka bir şeyi görmez. Benim bulut annem, şarap içmeye bulut babayı çağırırken kendine nasıl çeki düzen verdi sanıyorsunuz? Aşağı, dünyadaki koca okyanuslara baktı da gördü kendi aksini ve takındı en güzel gülüşünü.
Rüzgarla dansımız sona ermiş, yer çekimine yenilmiş, düşüyorduk artık göle doğru. Karıştık hepimiz bu durgun gibi görünen ama hırçın, kasvetli göl sularına. Rengarenk balıkların, korkutucu yeşil yosunların ve yüzeydeki nilüferlerin arasından diplere süzülürken etraf bir anda kırmızılaştı ve ne olduğunu anlayamadan hava kabarcıklarının arasından kırmızının en yoğun olduğu bölgeye doğru büyük bir güçle çekildiğimi hissettim. Hani gece yatmadan önce ışıkları kapayınca her yer karanlık olur ve gözlerinizin alışması için biraz zaman gerekir ya, gözlerimin kırmızıya alışması için de bir süre beklemem gerekti. Bu bekleyiş sırasında kırmızı upuzun bir tünelin içinde bir yöne doğru sürüklendiğimi hissettim.
Sonradan, edindiğim arkadaşlarımdan öğrendiğime göre ağzı bir oltanın kancasına takılan bir balığın kanayan ağzından onun damarlarına girmiştim. Alyuvarlar, akyuvarlar gibi bir sürü arkadaşım olmuştu. Kalp senin, karaciğer benim, oradan oraya gezip günümü gün ediyordum. Yaşamım, bir asalağın başka bir canlının bilmem herhangi bir yerinde yaşayıp, ondan beslenmesine, onu sömürmesine benzemiyordu. Ben artık içinde bulunduğum balığın bir parçasıydım, damarlarındaki kanın bir damlacığıydım. Ben artık bir balıktım. Benim bildiklerim balığın bildikleriydi. Benim yaşadıklarım balığın yaşadıklarıydı. Bundan sonra ben artık bir çiğ damlası olmaktan çıkmış, bir balık olmuştum.

3. Bölüm

Ben, buz gibi bir gölde oradan oraya sürüklenen, acıkınca karnını doyuran, karnını doyururken çok dikkatsiz olup her türlü oltaya yem olan avare bir balığım. Rengim turuncu. Bunu söylemek çok kolay geliyor şimdi, ama rengimin turuncu olduğunu öğrenene kadar ne çok uğraştım. Bir balıktım, bunu biliyordum ama nasıl bir balıktım, neye benziyordum? Yüzgeçlerim nasıldı, gözlerim güzel miydi? Rengim neydi acaba? Bu soruların cevabını ararken, eskiden, bir çiğ tanesiyken başımdan geçenleri hatırladım. Gölün üzerinde rüzgarın gücüyle süzülürken kendime el salladığım günü hatırladım. Kendimi görüp kendime el sallamıştım. Göl üzerinde kendi yansımamı görmüştüm. Bunun üzerine hemen suyun üzerine çıkma planları yapmaya başladım. Herkese sordum, soruşturdum. Bu işi en güzel yapan yunuslarmış. Onlar gibi su üstüne fırlasam, takla atsam, suya düşerkenki o birkaç saniye içinde sudaki aksime bakma fırsatım olabilirdi. Martı Jonothan’ın kendini sürüden soyutlayıp, uçma çalışmalarını sürdürdüğüne benzer bir tempoyla ben de sudan fırlama çalışmalarına başladım. Önceleri suyun dışında hiç nefes alamadığımdan, kendimi çok kötü hissediyordum. Zamanla nefesimi tutmayı öğrendim. Bir-iki balık boyu, üç-dört balık boyu derken, fırlayıp bir takla atıp düşecek yüksekliğe erişmeyi başardım. Tabi bu arada sudaki yansımamda turuncu olduğumu da gördüm. Gördüm de ne oldu? Acaba diğer balıklar da beni turuncu mu görüyorlardı? Onlara turuncu olduğumu söylesem ve onlar da benim turuncu olduğumu onaylasalar da acaba onlar beni gerçekte mavi görüyorlarsa da, onlar maviye turuncu diyorsa? Kelimeler ne kadar doğruydu? Herkesin denizi farklıydı, herkesin ormanı farklı ve sanırım herkesin rengi de farklıydı. Görünüş aldatıcıydı. Herkes kendi bakış açısından görüyordu dünyayı.
Balıkların düşünmediğini, zaten her şeyi bildiklerini söylerler. Yalan. Bilmediğim öyle çok şey vardı ki.
Bundan sonra kendim gibi turuncu balıklar aramaya koyuldum. Bulduğum turuncu balıkların çoğu benden büyüktü, hem boyut olarak hem de yaşça. Biz balıklar da insanlar gibiyizdir, bizden çok büyüklerle ya da küçüklerle arkadaşlık kurmakta zorlanırız, yaşıtımız olsun isteriz. Bizden daha gösterişli, daha renkli, cinsi farklı balıklarla da iyi geçinemeyiz; hep bize benzeyen balıklar buluruz, kendi türümüzden, kendi rengimizden.
Bazılarıyla çok iyi arkadaş olup acayip eğleniyorduk, ama -dünyanın kuralı buymuş, büyük balık küçük balığı yer- hepsi de beni ısırmaya çalıştı. Farklı renkli balıklarla arkadaş olmayı bile denedim, onlarla da hiç anlaşamadım. Bazısı yüzmeyi sevmiyordu, bazısı hep okyanusun hayalini kuruyor, gölü hiç sevmiyor, bazısı ise beni sevemiyordu.
Yalnızdım. Kendi kendime hayaller kurup eğleniyordum. Bir gün yüzerken gölün kenarına pikniğe gelen bir aile gördüm. Suyun dibinden onları izledim. Yediler, içtiler, top oynadılar, eğlendiler. Sıra babayla oğlun balık tutmasına geldi. Karınları tok olduğuna göre, bu insanlar bunu zevk için yapıyordu. Yemleri çıkardılar, oltaya taktılar ve saldılar oltayı suya. Sonra başka bir olta çıkardılar. Dört beş tane ayrı ayrı oltayı kurdular gölün kenarına ve beklemeye başladılar. İnsanoğlunun ne kadar çakal olduğunu o zaman anladım. Onlar duygusuz ve adiydi. Onların aşk hayatı da böyle olmalıydı. Salarlardı dört beş yemi aşağıya, hangisi tutarsa. Arada bir kontrol ederlerdi iki çekip misinanın ucunu. Kıpırdanmaya başladı mı biraz bekler, kancanın iyice ağzına saplanması için zaman tanır, öyle çekerlerdi oltayı. Bazı balıklar insanlardan daha uyanıktır, yemi yiyip kaçarlar. Fakat insanoğlu asla pes etmezdi. Yeni bir yem takar oltaya, hemen diğerine koşardı.
Ben de bir gün balık tutmaya karar verdim. Gölün en uç kısmına gittim. Oradan salladım oltamı, olta karayı aştı, karşıdaki suya düştü. Başladım beklemeye. Bir sürü balık tuttum. Kimisiyle çok yakın arkadaş olduk, kimisiyle hiç anlaşamadık. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir balığı öldürmedim ya da yemedim. Sadece yalnızlığımı ve sıkıntımı gidermekti amacım. İşin en zevkli yanı balıkları göremiyor olmamdı; tuttuktan sonra görüyor, muhabbet ediyordum. Olta kıpırdanmaya başladı mı hareketinden, yemi yiyiş tarzından, misinayı çekip bırakışından balıkların neye benzediğini, rengini, cinsini, boyutunu tahmin etmeye çalışıyordum.
Bu balık tutma evresini uzatmak istemiyorum. Ben, beni balık tutmaktan vazgeçiren, tuttuğum son balıktan bahsedeceğim.
Ilık bir sonbahar gününün öğleden sonrasında her zamanki yerimi değiştirmiş, birkaç metre ileriye gitmiştim. Yine oltama uyduruk bir yem takıp, saldım karşıdaki göle. Gözlerim etrafımda süzülen yosunlara dalmış, hiç beklemediğim bir anda neye uğradığımı şaşırdım, ellerim titredi, bir an gözlerim karardı ve olta fırladı elimden. Kendime geldiğimde gölün ortalarında bilinçsiz bir haldeydim. Tekrar kendi köşeme gittim. Oltama bakındım, ucu oradaydı. Tutmaya korkarak, büyük bir çekingenlikle uzattım elimi, önce kuyruğumu değdirdim, bir şey yoktu, sonra tuttum ve çektim oltayı, yem yoktu, kanca yerindeydi. Meraklanmıştım, bir daha attım oltayı. Yine aynı şey oldu, her yerim titremeye başladı. Bu sefer hemen atmadım oltayı elimden, dayanmaya çalıştım, olmadı, yine gitti. Yem yine yenmişti. Bu aynı balıktı, biliyordum. Bu işin sırrını çözmeye karar verdim. Oturup düşüncelere daldım. İnsanoğlu olsa ne yapardı diye düşündüm. İnsanlar bu gibi şeylere ‘elektrik’ diyordu. Onlarda bu gibi elektriklenmeler bir kalemi kazağınıza ileri geri sürttükten sonra saçınıza yaklaştırdığınızda oluyordu. Saçınız havaya kalkıyordu. İkinci bir tür elektriklenme ise iki karşı cins arasında gerçekleşiyordu. Cinsel çekim gücünün fiziğe aktarılmış haliydi. Mecazi bir elektriklenmeydi bu. Fakat bu elektriklenme sadece hissedilebiliyordu. Zaten, karşılaşan bir çiftin arasında oluşan elektriğin onların saçlarını diken diken etmesi komik olurdu.
Biz kendi işimize dönelim. Yaşadığımın ne tür bir elektriklenme olduğunu bulmaya çalışıyordum. İki çeşit elektriklenme varsa eğer; birisi parmağını prize sokunca gerçekleşen, diğeriyse bir insandan başkasına hisler yoluyla aktarılan, sıra benim elektriğimin hangisi olduğuna karar vermeye geliyordu. Tek bir şansım vardı: oltayı bırakmamak. Eğer elektrik beni kavurup, kömür haline sokarsa zaten ölmüş olacağım, bu cümlenin gerisine gerek kalmıyor, yok eğer ben elektriği yenebilirsem de ölmezsem, bu karşı taraftan gelen duygusal bir elektriktir. Tekrar oltayı yemleyip fırlatmaya hazırlanıyorum. Ölmeye değer mi bunun cevabını almak için? Ölüm ne kadar büyük ve değerli bir şey ki bunun cevabı ölüm kadar değerli olsun. İçten içe cevabın ikincisi olduğunu umarak sallıyorum oltamı. Haydi rast gele. Bekle, bekle… Zaman o kadar yavaş geçiyor ki dakikalar senelerce uzuyor sanki.
Beklenen an gelip çatıyor. Elektrik tekrar geliyor, küçük turuncu balık direniyor. Düşünüyorum, karşıda da bir balık olmalı ve o cinsel çekim gücünü, daha doğrusu cinsel itim gücünü bana kancaya takılı ağzıyla yolluyor, ben de elimi bırakıp ağzımı takıyorum oltaya, elektrikler ortada karşılaşıyor, kıvılcımlar çıkıyor.
Bu manzara bana anne bulutla baba bulutun sevişme sahnesini hatırlattı. Bir müddet olta ağzımda elektriğe alıştıktan sonra, misinayı yavaşça çekmeye başlıyorum, ucundakini inanılmaz merak ettiğim halde, yavaşça çekiyorum ona zarar vermemek için.
Karşıma hiç de öyle büyük elektriklenmeler yaratacak devasa ve güçlü bir balık çıkmıyor. Aksine, benim büyüklüğümde, yani ufak-tefek, yüzgeçleri çok çekici olan, turuncu bir balık çıkıyor. Bana bağırıyor, küfrediyor, onu bırakmamı söylüyor, ağzını kanattığım için bana kızgın olduğunu söylüyor. Ben hiçbir şey duymuyorum. Kendimi balığın rengine öyle bir kaptırmışım ki. Bu renk benim gölden fırlayıp takla attıktan sonra tekrar suya düşerken gördüğüm balığın tıpatıp aynı rengi. Aynı yumuşak bir ton turuncu. Balığın rengi benim rengim. Ona hemen kanım kaynıyor. Benimle kalmasını, arkadaş olmayı öneriyorum, fakat gitmek istiyor. Onu bırakıyorum.
Ara sıra tepeyi aşıp onu ziyarete gidiyorum. Birlikte çok güzel vakit geçiriyoruz. Bu balık hem yüzmeyi seviyor, hem boş boş yatmayı, hem düşünmeyi. Bir gün ona bulutlardan bahsettim biraz, çok hoşuna gitti. En şaşırdığım şey ise onun da anne bulutla baba bulutu biliyor olmasıydı. Ama sadece var olduklarını biliyordu. Ona, güneşten, şaraptan, anne bulutla baba bulutun gökleri inletircesineki sevişmelerinden, yağmur ve çiğ tanelerinden bahsettim. O da bana o kırmızı şarabın tadını tarif etti. Sanki ağzımdan sözcükleri alıyor ve o dile getiriyordu, o kişilik veriyordu benim kelimelerime. Şarabın tadını nereden bildiğini sorduğumda cevap vermiyor, bilmediğini söylüyordu. Bu turuncu sevimli balıkla birbirimize o kadar benziyorduk ki. Birlikte midye aramaya çıkıyor, nilüferlerin üzerinde zıplıyor, birbirimize fantezilerimizi anlatıp birlikte hayaller kuruyorduk. Fakat bir türlü birbirimizin olamıyorduk. İkimiz de birbirimizden ya bir adım ötede, ya bir adım gerideydik. Yan yana yürüyemiyorduk -daha doğrusu yüzemiyorduk- bir türlü. Ne ben onun gölünde çok kalabiliyordum, ne de o benimkinde çok kalmak istiyordu. Birlikteliğimiz sadece birbirimize yaptığımız ziyaretlerden ibaretti.
Uzun zamandır balığa çıkmıyordum. Olta atmayı unutur olmuştum. Bazen yemi takar, oltayı sallar, sonra olta attığımı bile unutur, bakmazdım kancaya bir şey takılmış mı diye. Arada bir gölün çevresinden başka bölgelere doğru yaptığım ziyaretlerde oltamı da yanımda götürürdüm, başka suların daha başka balıkları vardır diye. Oralarda yakaladıklarımla hep oralarda eğlendim, hiçbirini geri getirmedim, istemedim yanımda, ya da hiç biri için geri dönmemezlik yapmadım buralara.
Bir gün çene çalarken turuncu balığa ne renk olduğunu sordum. Önemsemedi ve bilmediğini söyledi. Benim ne renk olduğumu sordum, “mor” dedi. Turuncu balık, turuncu olan beni mor sanıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Demek düşündüklerimde yanılmamışım; herkes farklı görüyormuş. Herkes her şeyi farklı görüyordu. Kendi renginin ne olduğunu öğrenmek isteyip istemediğini sorduğumdaysa,
- Sen bana turuncu diyorsun, o zaman turuncuyumdur, dedi.
Ona yanıldığını anlatmaya çalıştım. Kendi rengine de kendinin karar vermesi gerekiyordu. Bana mor diyorsa acaba kendine ne renk diyecekti, asıl önemlisi buydu. Kimse farklı iki renk olamazdı. Mesela ben hem turuncu hem mor olamazdım. Herkes tek renkti ve bunun yorumu kişiden kişiye değişebilirdi. Ben kendimi turuncu sanırken, o bana mor diyordu. O suyun yüzeyine çıkmayı ve kendini orada görmeyi reddediyor, her gün farklı bir renk olabileceğini iddia ediyordu. Kendiyle yüzleşmekten korkuyordu. Kendine bir renk vermekten, adının önüne bir sıfat koymaktan korkuyordu. Bu sıfatı taşıyamamaktan, bir rengin gerektirdiklerini yerine getirememekten korkuyordu -isimlerimizin önüne ne kadar çok sıfat eklenirse sorumluluklarımız o kadar artıyordu-.
Belki de kendini benim gibi mor görmekten korkuyordu. Çünkü ben yine haklı çıkacaktım ve o buna dayanamazdı. Birbirimize çok benziyorduk. Benzemekten korkuyor, yakınlaşmaya çekiniyor, daha fazla birine benzeyecek olmaya katlanamıyordu. Bence bu balık aşktan korkuyordu.
Bir gün üşenmedim, onun yaşadığı karşı göle gidişin başka yolu var mı diye araştırmaya çıktım. Belki bir kanal ya da bir geçiş bulurum o tarafa diye yüze yüze bayağı bir yol kat ettim. Herhalde tüm gölü yüzdüm. Kıyının her türlü girinti çıkıntısına baktım, yolumu kaybettim ama yılmadım ve sonunda onu buldum. Meğersem göl sadece bir noktasından kopmuş bir halka şeklindeymiş, uçları neredeyse birbirine değecek bir ay çöreği düşünün; bizse ay çöreğinin karşılıklı iki ucundan birbirimize el sallamaktaymışız.
Artık birbirimizin göllerine atlamak zorunda değildik. Kocaman bir göl vardı -bir dünya kadar- ve o göl ikimizindi. Her yanı bizimdi, gez dolaş bitmezdi. Artık bana ayrı dünyaların insanıyız da diyemiyecekti ki biz zaten insan değildik. Aynı gölün küçük balıklarıydık yalnızca.

4. Bölüm

Öyle garip hissediyorum ki kendimi, sanki eski halime dönmüş gibiyim. O eski küçük çiğ tanesiyim sanki. Bulutların arasından süzülüyorum. İnanılmaz berrak ve parlağım. Dünyanın tüm mevsimlerini barındırıyorum içimde, tüm renklerini yansıtıyorum. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. En son bir balıktım. Çevreme bakınıyorum; hala bir balığın içinde olmalıyım. Sağımdan solumdan kan damlacıkları geçiyor. Birini durdurup soruyorum:
- Şeyyy, pardon, siz kalp tarafına doğru gidiyor olmalısınız.
- Evet,
- Biz neredeyiz?
- Damarın içindeyiz.
- Yani genel olarak soruyorum. Bu damar kime ait?
- Siz yenisiniz sanırım, en sonki ateşli sevişmeden bize katılanlardan olmalısınız.
- Kim, ben mi, ne ateşli sevişmesi, neler oluyor?
Neler olduğunu hatırlayabilecek miydim acaba? Kendimi damarın akışına bırakıyorum ve kalbe doğru yol alıyorum. Belki tanıdık birilerine rastlarım diye tüm vücudu geziyorum. Zincirin halkalarını tamamlamaya çalışıyorum ama herşey öyle kopuk ki. Hiçbir şey hatırlayamıyorum. Birkaç gün sonra beyinde çalışan bir kan damlasıyla tanışıyorum. Bana ortalıkta pek dolaşmadığını ve oradaki işleri düzenlediğini söylüyor. Biraz sohbet ediyoruz. Çok içine kapanık bir kan damlacığı bu. Biraz da dalgın. O kadar işi nasıl karıştırmadığına şaşıyorum. Ona birkaç gün önceki ateşli sevişmeden haberi olup olmadığını soruyorum. Bir anda öfkeleniyor ve bağırmaya başlıyor bana. Bu olaya çok sinirliymiş, çünkü herşey onun kontrolü dışında olmuş. Herşeyi baştan anlatmasını istiyorum. Bir iki of çektikten sonra başlıyor anlatmaya.
- Ben, içinde yaşadığımız bu küçük balığın beynindeki herşeyi düzenleyen kişiyim. Biraz dalgın ve kararsız olduğum doğru. Bu benim kişiliğimsse eğer, haliyle balığın kişiliğine de yansıyor. Gelen bilgileri bir yerlerde istifler, gerektiğinde çıkarırım, aynı kütüphane gibi. Fakat fazla dışarı çıkmaz buradaki duygu ve düşünceler. Herkesin herşeyi bilmesine gerek olmadığını düşünüyorum. Zaten bu yüzden kalpteki damarcıkla pek çok kereler birbirimize girmişizdir. O dışarıya öyle açık ki, büyük bir koordinasyon bozukluğu var aramızda. O, bu balığın diğerleriyle ilişki kuran, espiri yapan, aşık olan ve sevişen tarafı. Eskiden hiç böyle şeyler olmazdı. Hep bu bizim balığın yeni edindiği arkadaşı o mor balık yüzünden. O ayartıyor bunu.
Düşünceler beynimde dolanıp duruyor, kendilerine oturacak yer arıyorlardı. Yorulmuştu düşünceler artık dolaşmaktan. Yavaş yavaş herşey çözülmeye başladı. Ben, içinde yaşadığım balığın içinden çıkmış, karşı göldeki turuncu balığın içine girmiştim. Ama o kendini mor sanıyordu. Ben, aşkım turuncu balığın içindeydim! Ben de belki mor görecektim şimdi kendimi, artık onun bedenindeydim. Eski hayatıma ilişkin hatırladığım en son şey litrelerce şarap, kırmızı şarap. Kan damlacığından hikayeye devam etmesini istiyorum:
- Bir gece bu mor balık elinde kocaman bir kırmızı şarap şişesiyle geldi bizimkinin yanına, şarabı güneşten aldığına dair bir dolu saçmalık anlattı ve bir güzel içtiler bizimkiyle. Tabi içtikçe içtiler, içtiler, hepimiz sıkıldık burada, ben iyice sarhoş oldum, tüm kontrol elimden çıktı ve hiç istemediğim sarsıntılı bir sevişme başladı sonra. Gölün içinde bir sağa bir sola fırlıyor, yosunlara dolanıyorduk. Kendime geldiğimde sabah olmuştu. Beynin her yeri darmadağın olmuş, tüm raflar aşağıya inmiş, kitaplar birbirine girmişti. Sanki tüm kütüphane yağmalanmış gibiydi. Onları tekrar yerleştireceğim diye canım çıktı.
Üf bu kan damlacığı ne can sıkıcıydı; sürekli kitaplar, düzen, başka bir şeyden bahsettiği yoktu. Bırak akıl karışıklığıyla kalsın. Niye her şeyi düzeltmek zorunda olasın ki? Şaraptan zevk almayan bir kan damlacığıydı o, ne bekleyebilirdim ki? Şaraptan zevk almayan hayattan keyif alabilir miydi acaba?
Peki ya ben bir çiğ tanesi miyim yine? Sanırım öyleyim. Demek ki bizimkiler birgün şarabı fazla kaçırdılar ve seviştiler haaa. Ne güzel! Ben de o ateşli öpüşme süreçlerinden birinde birinin ağzından diğerine geçmiş olmalıyım. Çok fantastik. Olayları çözmüş olmak beni anlamsız bir sarhoşluğa sürükledi. Sanki büyülenmiş gibiyim. İnanmasam da, gerçekten onun içindeyim. Her zaman merak ettiğim soruların cevabını bulabilecek miyim acaba? Bir durum değerlendirmesi yapmam gerekiyor: Beyin, bu balığın fren mekanizması olmalı. Beyindeki o küçük sevimsiz damlacık ise beyni idare eden görevli. Ben de onun gibi bir damlacıktım ama hiç böyle saçma sapan işlerle uğraşmadım. Ben kütüphanedeki kitapları okumakla meşguldüm, onları bir düzene sokmakla değil. Varsın dağılsındı. Bu damlacığın vakti kitapları rafa dizip ardından herşeyi yanlış yaptığını farkedip “bu kitap buraya ait değil ki, acaba nereye ait” diye söylenerek her şeyi bir kimliğe sokma, her duyguya bir sıfat yükleme, her düşünceye bir isim verme çabasıyla geçiyordu. Dışarıdan pek belli etmiyor ama bazen herşeyi parçalamak, dağıtmak, tüm rafları aşağı indirmek istiyor olmalıydı içten içe. Ama asla böyle bir şey yapmadı. Hep kovdu o kötü fikirleri aklından.
Beyinde takıldığım birkaç gün içinde öyle sıkıldım ki, biraz hava almak için gezinmeye çıktım, damarların içinde dolanıp durdum. Pompalama sesi olduğunu sandığım tarafa doğru ilerledim. Kalbe doğru gidiyordum. Kalbin bir odacığına yerleşmeye karar verdim. Birkaç gün orada kalıp komşu odacıktakilerle muhabbet kurdum. Birine, kalpte asıl iş gören ve o bölgenin sorumlusu olan damlacığı sordum. Burada gönül işleri kimden soruluyordu? Beyindeki o sevimsiz kan damlacığının hiç sevmediği kalpte yaşayan o damlacık kimdi acaba?
Aradan günler geçmiş ama hala damlacıkla tanışamamıştım. Benden kaçıyor muydu? Niye kaçsın ki? Hiç tanımadığı, hiç görmediği benimle ilgili ne gibi bir sorunu olabilirdi? Arada bir haber geliyor, onun çok meşgul olduğu söyleniyor, başka bir zaman gelmem öğütleniyordu. Gitmeyecektim. Bu damlacıkla tanışmaya inat etmiştim. Eninde sonunda çıkacaktı saklandığı yerden, sabırlı biriyim, bekleyebilirdim. Hem o zaman neden saklandığını da öğrenebilecektim.
Ta nerelerden gelmiştim. Anne buluttan doğup yeryüzünde bir çiğ tanesiyken göle uçup orada sevimli bir balık olup oradan da sevdiğim balığın içine girmiştim ve onun kalbindeki damlacıkla tanışacaktım. Tabi ki bekleyebilirdim.
Birkaç kan damlacığından duyduğuma göre, o çok uzaklardan buraya gelmiş ve yerleşmişti. Birileri ise onun önceden bir yağmur damlası olduğunu kulağıma fısıldadı. Bu bekleyiş iyice sabırsızlandırmıştı beni. Bu esrarengiz damlacık kimin nesiydi acaba?
Tam uyuyup rüyalara dalmıştım ki, bir gece yarısı inanılmaz bir sarsıntıyla uyandık. İçinde yaşadığımız balık heyecanlanmış olmalıydı. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. İşleri daha yeni öğrendiğimden beni organizasyona dahil etmiyorlar, sadece yapılanları izlememe izin veriyorlardı. Ben de yardıma ihtiyaç olur mu diye bir odaya girdim. Sonradan öğrendiğime göre orası hormon odasıymış. Oradaki damlacığa neler olup bittiğini sorduğumda balığın ateşli bir öpüşme yaşadığını ve onların da gerekli yerlere gerekli hormonları yolladıklarını söyledi. Bütün dokunma, okşama, öpme eylemlerinin merkezi burasıydı. Çünkü kalp haz alma prensibine uygun çalışıyordu. Bence buraya “hormon odası” yerine “aşk hormonları odacığı” denmeliydi, kulağa daha hoş geliyor. Aşk hormonları odacığındaki damlacığa orada biraz kalıp kalamayacağımı sordum:
- Olur, dedi.
Ona geldiğim yeri, diğer balığın içini anlattım. İşlerin nasıl yürüdüğünden bahsettim biraz. Burada da herşey aynıydı, sevmiştim. Ama orada işler daha kolaydı. Çünkü oradaki beyin damlacığı buradaki gibi baskın değildi. Sadece olması gerektiği için vardı ve kalpteki damlacıkla barış içindeydi. Beyin damlacığıyla kalpteki birbirlerini çok sever, destekler ve gerektiğinde birbirlerine akıl verirlerdi. Bu balığın işi zordu; çünkü kalp ayrı konuşuyor, beyin ayrı sızlanıyordu. İkisi de farklı tellerden çalıyordu. Haliyle yoruluyordu balık.
Hormon görevlisi damlacık bana diğer balığın içinde ne işle uğraştığımı sordu.
- Ben orada kalpte çalışan bir damlacıktım. Dolayısıyla o balığın karakteri ve kişiliğiydim. Bu balığın içinde de kişiliğimi yine kalpte buldum. Fakat bir türlü o görünmez ve esrarengiz damlacıkla tanışamadım. Konu açılmışken, onu tanıyor musun?
- Neden merak ediyorsun onu?
- Onunla tanışmak, daha doğrusu onu tanımak istiyorum.
- Neden?
- Çünkü şu an içinde bulunduğumuz balığı tanıyorum ve içeride neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Sanırım pek insan içine çıkmıyor. Ahh bi yüzünü görebilsem!
- Demek ki sen de onun gizemine aşık olanlardansın. Ben de bir zamanlar hep onun yolunu gözler, hergün hayaller kurardım.
- Sen de mi ona aşıktın?
- Biraz.
- Ne demek biraz?
- Biraz aşıktım demek.
- Biraz aşık olunmaz, aşıksan aşıksındır, değilsen değil.
- Tamam, aşıktım.
- Ha şöyle. Sonra ne oldu?
- Başka biriyle evlendim.
- Hoppala!! Peki ya kalpteki damlacık?
- O kendi işine aşıktı. Benimle ilgilenmedi.
Beni hiçbirşey, hiçbir söz yıldıramazdı. Yerimde duramıyordum. Onu bir an önce görmek ve tanımak istiyordum. Ona soracak o kadar çok şeyim vardı ki. Arada turuncu balığın akıl işlerinden sorumlu o sevimsiz beyin damlacığı görevlisi olmadan, doğrudan gönül işlerinden sorumlu görevlisiyle konuşacaktım. Kim bilir bana neler anlatacaktı? Sabırsızlanıyordum.
Nasıl yapacaktım? Bir yolunu bulmalıydım. Dalgın dalgın damarlarda gezinirken, birden damar çeperindeki bir ilan gözüme ilşti:
“Bütün damlacıklar davetlidir. Geleneksel ay başı dans töreni.”
Bu nasıl olabilirdi ki? Bir küçük balığın içindeki damlacıklar nasıl bir araya gelip dans partisi düzenleyebilirlerdi? Peki bunca işçi işini bırakırsa işler nasıl yolunda gidecekti? Otomatiğe bağlamayacaklardı herhalde balığı.
Düşündüm, ama yine işin içinden çıkamadım. Karşıdan iki damlacık geliyordu. Buralarda yeni olduğumu ve bu geleneksel törenin nasıl bir şey olduğunu bilmediğimi söyledim. Onlar da, her ayın belli bir günü bir araya gelip özlem giderdiklerini, hoplayıp, zıpladıklarını ve deliler gibi eğlendiklerini, hatta aralarından bazı şanslıların yılın kral ve kraliçe damlacıkları seçilerek bir haftalığına dışarıya tatile gitmeye hak kazandıklarını söyledi. İmkanlar çok kısıtlı olduğundan her ay ancak bir çift tatile çıkabiliyormuş.
Bütün bu zıplama hoplama hikakyeydi de, benim aklım şu dışarı gönderilen şanslılara takıldı. Benim amacım da dışarı çıkmak değil miydi? Çıkıp tekrar eski sahibimin içine girebilmek. Çıkıp dönmeyebilirdim.
Sonunda o güzel damlacığı nereye davet edeceğimi bulmuştum işte. Dans partisine. Hem belki kazanan çift biz olurduk. Fena mı oludu buradan birlikte çıkıp gitsek?
Dans günü gelip çatmıştı. İşimi şansa bırakmamış, kalpteki damlacığın sekreterinden o gece için bir randevu ayarlamıştım. Odacığının kapısında bekliyordum. Sekreter, damlacığın birazdan çıkacağını söyledi. Kendime çeki düzen verdim ve hazırladığım konuşmayı yineledim içimden, gerçi baba bulutun anne buluta armağan ettiği bir şiirdi bu ama, kim bilecekti bunu buralarda:
“Ey mavi denizlerin en parlağı yumuşak turuncu pullum,
Benimle dansa gelir misin?”
İşe yaradı, kabul etti, dansa gittik. Bir köşeye oturduk birlikte. Uzun zamandır merak ettiğim bir şeyi sormak istiyordum ona. Benim bu balığın içine girmeme sebep olan o sevişmeyi -beyindeki damlacığın nefretle bahsettiği sevişme-. Onu bir de kalp damlacığının ağzından dinlemek istiyordum. Büyük bir hevesle anlatmaya koyuldu:
- İçtiler içtiler, içtikçe içleri ısındı, yanakları pembeleşti, başları döndü ve birbirlerine sarılarak gömüldü kafaları yosunlara. Birbirlerine sokuldular, koklaştılar, en gizli sırlarını birbirleriyle paylaştılar kelimelere gerek duymadan. Gölün içinde bir sağa bir sola fırlıyor, nilüferlere dolanıyor, birlikte dansediyorlardı. Tüm göl bu iki balığın sevişmesini izledi fondaki olağanüstü orkestra eşliğinde.
Duyduklarıma inanamadım. Ne kadar da şiirsel bahsediyordu bu yakınlaşmadan. Ona buraya işte o gece geldiğimi anlattım.
- Biliyorum, dedi.
- Nereden geldiğini de, neyin peşinde olduğunu da, her şeyi biliyorum. Ve sana yardımcı olacağım.
- Nasıl?
- Sorularına cevap aramıyor musun?
- Evet.
- Bu balığın beynindekileri, ruhundakileri, gönlündekileri merak etmiyor musun?
- Evet ama bütün bunları sen nereden biliyorsun?
- Burada sadece gönül işlerine bakıp diğer zamanlarda boş oturduğumu sanmıyorsun herhalde. Benim herşeyden haberim var. Aslında içine kapanık ya da uyuz biri olduğumdan değil, çok meşgul olduğumdan pek ortalıklarda yokum. Beni daha tanımıyorsun. Sadece işimi çok seviyorum.
Gecenin sonlarına doğru herkes tepinmekten sarhoş olmuş, kimsenin ayakta duracak hali kalmamıştı. İleride hormon odasında çalışan sevimli arkadaşımı gördüm ve ona doğru yürüdüm. O da beni görünce elindeki bardakla bir şerefe işareti yaptı, kadehlerimizi tokuşturduk. Fakat ikimizin de tek yudum içecek hali kalmamıştı.
- Sana bir sır vereyim mi, dedi.
- Ver bakalım.
- Bazı günler hiç iş yapmadığım olur. Kimse çalmaz hormon odasının kapısını. Bazen işimden çok sıkılırım. Böyle günlerde eğer canım çok sıkılırsa ne yaparım biliyor musun?
- Ne yaparsın?
- Ama kimseye söylemek yok.
- Tamam, söz.
- Durup dururken hormon basarım.
- Neee?
- Sus, sakin ol. O kadar da kötü bir şey değil bu. Azıcık bir hormon salgılayıveriyorum. Sonra sen gör balığın halini. Yüzüşü değişiyor, soluması hızlanıyor, bir canlılık geliyor her yerine. Temiz hava giriyor pullarından içeri. Ben de taptaze oluyorum yeniden.
- Dikkat et de abartma bari bir gün.
Gülüştük.
- Bunun karşılığında benim de sana bir sır vermem gerekiyor sanırım. Genelde sevgi dolu biriyimdir, ama bazı zamanlar başkalarıyla yaşamaya tahamülüm yok. Katlanamıyorum bazılarına. Bazen o beyindeki damlacığı öldüresim geliyor.
- Saçmalama.
- Saçmalıyorum, farkındayım ama elimde değil. Düşünsene, o olmasa herşey ne kadar da güzel olur. Sevgili turuncu balığım iç sıkıntısız, baş ağrısız yaşayacak herşeyi. Çünkü içindeki şeytan ona bir türlü istediği gibi yaşaması için izin vermiyor.
- Onu bu şekilde suçlamamalısın. O da bu balığın bir parçası, yani kişiliği. Bir canlı tüm damlacıklarıyla vardır. Burada hepimiz bir bütünüz. İyi kötü hepimiz bir bütünün parçalarıyız. O işini çok ciddiye alıyor, ben hiç almıyorum. Herşey bir döngü.....
Onu dinlemiyordum bile. İyice sarhoş olmuştum ben. Sarhoştum ve daha yeni tanıştıklarıma birini öldüreceğimden bahsediyordum. Beni öldürseler yeriydi. Ama herşey nasıl da güzel olacaktı...
Ayrıldım yanından. Düşüncelere dalmıştım. Burada herkesin bir işi, bir hayatı, belirli sıkıntıları ve heyecanları vardı. Hepsi bir bütünün parçasıydı gerçekten de. Bense avare avare dolaşan işsiz güçsüz biriydim. Bu balığın içinde yalnızca vasıfsız bir damlacıktım ben. Balığın ne kendisi, ne kalbi, ne zihniydim. Hissedemiyordum hiçbirşey. Oysa diğer balığın içindeyken herşey bambaşkaydı. Arada bir damlacık olmaktan çıkıp balığın kendisi olmuştum. Kişiliğime uygun olan diğer balıktı. Burada bir yabancı gibiydim. Buradan bir an önce çıkmalıydım. Nasıl çıkacaktım buradan? Buradan çıksam bile diğer balığın içine nasıl girecektim?
Zaten dans yarışmasını göz bebeğinde çalışan iki sevgili kazanmış, dışarıya çıkma hakkını onlar almıştı. Düşüncelere dalmış otururken ensemde birinin soluğunu hissettim, kalp sevimli damarcığı gelmişti. O da arkadaşlarıyla sohbetini bitirmiş, beni arıyormuş. Onu evine bırakmayı teklif ettim ve birlikte ayrıldık partiden.

5. Bölüm

Hormon odasındaki arkadaşımla helalleştik ve ayrıldık. Ben gittikten beş dakika sonra, hormonu salgılayacak, ben de balığın diğeriyle öpüşmesini bekleyecektim. Bayan kalp damlacığıysa beni balığın ağzına kadar geçirmeyi teklif etti. Beraberce hızlı hızlı giderken, istersem bana gizli kalp odacağını gösterebileceğini söyledi.
- Hangi odacık, dedim.
- Beyindeki gizli “kalp odacığı”.
- İçinde ne var?
- Gelmiş geçmiş tüm kayıtlı belgeler.
- Neden bunları bana göstermek istiyorsun?
- Bunca yolu cevapları bulmaya gelmedin mi? İşte sana cevapları bulman için bir fırsat.
Beş dakikanın dolmasına az kalmıştı. Ya dönemeycektim ya da hep merak ettiğim soruların cevabını araştırmaya bir kayıt odasına girecek, gelmiş geçmiş her duyguyu, her yaşanmışlığı öğrenecektim.
- Eee geliyor musun? Birazdan hormon basılacak. Karar ver. Tüm cevapların orada olabilir. İstediğin her türlü kayıda ulaşman mümkün. Odacığın iki anahtarı var. Biri bende, biri beyindeki damlacıkta. İstersen onu oyalayabilirim ve sen de benim anahtarımı kullanarak çaktırmadan içeri girersin.
- Bilmiyorum.
- Neler olup bittiğini öğrenmek isteyen sen değil miydin? Şimdi neden korkuyorsun?
Çünkü her şey çözülecekti.
Tüm esrar kalkacaktı.
Gizem sıfıra inecekti.
Heyecan kaybolacaktı.
Yaşamanın ne anlamı kalacktı?
Hormonun salınmasına saniyeler kalmıştı.
- Hayır, diyebildim.
Hiçbir şeyi bilmemeye karar vermiştim. Gördüklerim ve yaşadıklarım bana yeterdi.
Dostum kalp damlacığı aceleyle bir öpücük kondurdu yanağıma ve hızla içlere doğru kaçarcasına uzaklaştı. Es kaza o da dışarı fırlamak istemiyordu; çünkü o burada çok mutluydu. Giderken de arkamdan balığın mor değil turuncu olduğunu bildiğini bağırdı.
Bildiğini biliyordum.
Balığın ağzındaki yaranın dibindeydim. İçimde bir heyecan fırtınası kopuyordu. Acaba neler olacaktı? Planımız işe yarayacak mıydı? Balıklar öpüşecekler miydi? Şu an gölün kimbilir neresindeydik? Dakikalar saat gibi geçiyordu. Damlacık ne zaman çekecekti hormon salgılama mekanizmasının kolunu, derken bir sarsıntı oldu. Etraf çalkalandı, çalkalandı, karardı. Ben olduğum yerden fırladım. Dönüp duruyordum. Bir girdaba kapıldım ve bilmediğim bir yöne doğru çekiliyordum. Ama ne çekilme. Sanki bulunduğum yerdeki herşey benimle birlikte bir vantuza kapılmış, birbirimize karışmış, hep beraber gidiyorduk.

6. Bölüm

Ben koca bir gölde oradan oraya sürüklenen küçük bir balığım.
Yarını bilmeden yaşamak ne güzel şey.
Bir heyecan, bir kıpırtı.
İyiki de girmemişim aşkım turuncu balığın kalbinin en derin köşelerine.
Bilinmezlik ve ümit, hayatı yaşanır kılan.
Bu hikayenin sonu yok, hiç gelmeyecek.
Mutluyuz işte! Yine her zamanki gibi birlikteyiz turuncu balıkla. Yüzüyoruz, balık tutuyoruz, nilüferlerin üzerinden zıplıyoruz. Artık ona da öğrettim zıplamasını. Göldeki suya bakıp rengimizi tartışıyoruz...
Mor muyuz turuncu mu diye.

2002/ANKARA

Thursday, May 10, 2007

karaköydeki büfede tost ayran

bankacılar sokağı - galata köprüsü - kemeraltı caddesi kesişimindeki yol ortası büfede tost-ayran beklerken

istanbul, başıboş deli şehir, her köşesi doldurulmuş zengin çılgın şehir, insanı unutan yutan zaman zaman boğan koca şehir. kime yetişeceksin? nasıl yetişeceksin? keşmekeş curcunanın ortasında kaybolmuşluk.

tost kötüydü. ayran güzel. sabahın açlığı bastırıldı. çay olmadan olmaz. işletmeciler suratsız.

şekerin çayda eriyişi gibi eriyiveriyor insan istanbulun sokaklarında. azgın trafikse kaşık görevini görüyor ve yok ediyor insanı şehrin girdabında