Küçük kız ve Bük

Kadın başını yanında uyuyan sevgilisine dayadı ve karşısında uzanan koca maviliği içine çekti, ayakları çakılların üzerinde, denize doğru açılmış eteğinin kenarından bacaklarını yalayan dalgaların taşkın köpüklerine anlattı tüm bildiklerini
Bunlar, dedi
Bunlar artık benim işime yaramayacak güzel bük. Tüm bildiklerimi al ve bana kendi bildiklerini ver.

Aşık olduğum sen misin yoksa memleketin güzelliği mi?

Sıradan bir yarımadada, küçük bir kız; koşup oynuyor kendince.
Saçları iki yandan örülü, yüreği taşıyamayacağı kadar ağır coşkuyla dolu, koşturup duruyor yarımadanın sokaklarında. Çocuk işte; bazen düşürüyor yüreğini toprağa, canı yanıyor, iki ağlıyor, sonra bıraktığı yerden tekrar devam ediyor koşturmasına.

Toprak yolları, çakılları, kurbağaları,
Sahile vuran mideyeleri, deniz sonrası kirpiklerde biriken tuzu,
Pembe beyaz begonvilleri
Rüzgarı, rüzgarı, rüzgarı,
Kafada saç bırakmayan lodosu,
İnsanı dirilten buzdan bozma denizi,
Küçücük limanı,
Tekneleri,
Birbirinden şirin barları,
Kargısı, Palamutu, İskelesi, Knidosu,
Boyluboyunca huzur yarımadası,
Türkiye’nin serçe parmağı,
Akdeniz’in Ege’ye selamı,
Balı, balıkları, bademi,
Hele de o meşhur nurlu bademi,
Ve Datça’sının küçük kızı,
Kızın hikayesi.

Küçük kızın arkadaşı yok, tek başına oynuyor akşamüstü kumsallarında. Annesi hava kararıp da eve çağırıncaya dek topladığı sümüklüböceklerini diziyor yanyana.
Vakit gelip de şehre döndüğünde hep aklında kalan Datça’nın sümüklüböcekleri oluyor. Garaville denen bu sümüklüböcekler ilk yağmurlardan sonra çıkıyor gezintiye memleketinde. Yağmur vakti demek, okul vakti demek. Tatil bitiyor ve şehrine dönüyor küçük kız. Rüyalarında hep aynı şey: sümüklüböcekler, bisiklet ve yanyana koyların tepesinde uzanan küçük patikalar. Biricik Datça’sını düşlüyor kış boyu.

Ayrılıklar bitmek bilmiyor. Her yıl tekrarlanan sıkıntı dolu kış ayları. Günler giderek kısalıyor, hava kararıyor, sokaklar soğuyor, kar bastırıyor; şehir beyazların altında kalmış bir masala dönüşüyor birden. Çocuğum. Masalın heyecanına kapılıp, kızağımı alıp oynamaya çıkıyorum. Karla sevişmeler bir nebze unutturuyor seni bana.
Ama yine de denizle sevişmeler ayrı. Herşeyden ayrı. İple çekiyorum sana ve gülümseyen güneşine kavuşabilmek için. Gelmek bilmiyor yaz ayları. Bitmek bilmeyen kış ayları.

Yaz gelip de tekrar kavuştu mu sevdiğine, yüzünde bir mutluluk tekrar yüreği elinde oynuyor küçük kız. Yıllar geçip de büyüdüğünde farkediyor ki o hala küçük. Elinde midye kaplı defteri, yüreğinden taşanları topluyor:

Datça’dayım. Aşık olduğum kentte.
İnsan bir kente tutulabilir mi? Onu hep koşulsuzca yürekten, ta içinin derinliklerinde hissederek, düşleyebilir mi? Buluşmaları kavuşmaları iple çekerek sevebilir mi bir kenti? İnsan bir kentin çakıl taşlarına aşık olup onları öper mi, gömer mi suratını toprağına? İçer mi denizinin suyunu her ayrılık öncesi? İnsan bir kentten ayrılırken ağlar mı sevdiceğinden ayrılıyormuşçasına?
Ben ağladım. Bu küçük kente tutuldum ve ağladım.

Gürültü yok, ses çok az. Ancak tavukların gıdaklaması duyuluyor. Lıkır lıkır kulağına çalınan rüzgar çanlarıyla dansederek yürüyor dökülen begonvillerin üzerinden. Paçalarına dolanıyor kuru çiçekler, ayaklarını gıdıklıyor.
Sessiz dar sokaklarında gezintiye devam. Terkedilmişlik hissiyatı. Datça’nın hiç dinmeyen rüzgarı tepeden sokak aralarına üfürerek serinletiyor halkı.

Kimsecikler yok, sadece ağustos böcekleri. Yıldızlara baktım, geceye baktım, gaz lambasını yaktım ve masama yerleştim.
Bu kadar mutluluk veremez insana hiçbirşey, gece ve ağustos böcekleri dışında
Ait olduğum yerdeyim
Ve tek başımayım
Müziğe bile ihtiyacım yok, gecenin uğultusu yeter
Ağaçların hışırtısı hem ninni gibi hem de korkutucu....
Burada ölebilirim.

Küçük kız büyüyor. O büyüdükçe kafası da büyüyor. Düşünceler sarıyor zihnini. Hayatla cebelleşiyor kız. Artık eskisi gibi uçurtmanın peşinden koşmak yetmiyor hayatı yaşamaya. Sorumlulukları artıyor. Öğrendikleriyle kirleniyor dünyaya karşı. Her kirlenişinde tekrardan Datça’sına koşuyor. Her kafa karışıklığında, ruh çöküntülerinde, eksikliğinde ve zihnin çıkmaz sokaklarında Datça’sına koşuyor. Orada kendiliğinden çözülüveriyor herşey.
Şeffaf bir şişe. Cam. Basit bir formu var. İçinde su. İçinde zeytinyağı. Biri tutmuş çalkalamış şişeyi. Zeytinyağı damlacıkları top top ayrışmış suyun içinde. Köpürmüş bir zihin...Bu kafayla gelinen bir Palamutbükü gecesinin sabahında insan bir bakar ki şişe, aynı şişe. Fakat zeytinyağı sudan ayrışmış. Herşey yerli yerinde. Zihin tertemiz ayarında. Ne bir köpürme, ne bir bulanıklık. Bükün dingin havası geceleyin tekne direği ıslıklarının eşlik ettiği uykumda zihnimdeki birbirine geçmiş düşünceleri de ayrıştırmış. Sakin ve huzurlu yapmış yine beni çaktırmadan...

Şehirden gelen küçük kız, yaşadığı yerin curcunasına alışmış, burada da heyecanına hakim olamıyor. Koştukça koşuyor yarımadanın kıvrımlı sokaklarında. Yorulup nefes nefese kalana dek arşınlıyor dağları bayırları.

Kendimi bu kadar hırpalamamın ne anlamı var? Aceleye hiç gerek yok. Sanki insanın kalbi ağır ağır atıyor burada. Kanı daha yavaş akıyor damarlarından. Yavaş ve dingin. Soluk alıp verişler daha seyrek, dolu dolu. Tüm ciğerleri doldurana dek nefes alınıyor, boşaltırkense hiç acele edilmiyor. Bu dinginliği yerlilerin ağır kanlılığından ve ermiş huzurdundan anlamak mümkün.

Huzurun peşini kovalayanların uğrak yeridir Datça.

Burada mutlu olmak için ne kişilere ihtiyaç var ne de başka bir şeye.
Deniz, güneş, kum, rüzgar...
Alışmışım buranın dingin havasına. Çocukluğumun huzursuzluğu geçmiş hareket arayan.

Küçük kız büyümüş, yazar olmuş, kasabanın gazetesi için bir yazı yazması gerekiyor. Neresinden başlamalı? Neresinden tutmalı Datça’sını? Düzünden mi, tersinden mi? Düşünüyor ve onu kötüleyen bir yazı yazmaya karar veriyor. Kötülesin ki kimsecikler gelmesin. Datça’sı ona kalsın.

Soğuk bir memlekettir Datça.
Bir tatil yöresinde aranan hiçbir özelliği yoktur kimilerine göre.
Soğuk rüzgarları vardır kafanızdan şapkaları, tabağınızdan köfteleri uçuracak kadar.
Denizi buzlar gibidir, damarlarınızı büzüştüren, nefes kesen.
Yolu kötüdür, dolamabaçlıdır, dardır, uçurumludur.
Gece hayatı desen hiç yoktur. Müzik, on iki dedin mi biter, sessizliğe gömülür tüm liman.
Her yer tozdur, topraktır.
Ne makyaj tutar insanın yüzü, ne topuk dayanır çakıllı yollarını arşınlamaya.
Elektriği gider, suyu ikide bir kesilir, telefonlar çekmez....
Hep şikayet üstüne şikayettir Datça.
Tembel ustaları, onarılmayan yolları, arada bir taşan foseptikleri, yazları kasabaya hücum eden şehirlileri delirtir.
Soğuk bir memlekettir Datça. Bir kere uzaktır, uzak.
İnsanlar gelmesin diye tüm hoyratlığını gösterir ziyaretçilerine.
Yine de neden sevilir bilinmez.
Kaçan kaçar
Kalan kalır...
Gelenler elenir, doğal seleksiyon sonucu hayatta kalanları barındırır ancak bünyesinde.
Önce bir dener, testten geçirir, zorlar, silker insanları, ölçer sevgisini ve sadece onu gerçekten sevenleri kucaklar.

Yoldan geçenlerin uğradığı bir kent değildir Datça. Niyet edenlerin geldiği yerdir.
Uğranan değil, gelinendir.
Gönül eğlendirenlerin değil, gerçek aşıkların yeridir Datça.

Yıllar geçmiş, küçük kızın yüreği taşıyamayacağı kadar aşkla dolmuş, her seferinde yükünü boşaltmaya kimsesizler koyuna gelir olmuş.

Her gelişimde başka bir aşk yaşıyorum öncekinden farklı, ama hep aynı duygu, aynı bildik ve tanıdık koku, gecenin sesi, ağustos böcekleri, gaz lambasının titrek ışığı,
Burada yaşlanmalıyım....Havası çakırkeyif etmeye yeterli bünyemiBırakıp nereye giderim ki?Kaybolmuş aidiyetimi buluyorum burada, saçmasapan yerlerde ararken

Sana tek verebileceğim şey sevgilim, sahilin dalgalarla getirip götürdüğü çakıl taşları, belki yanında bir de sıcak bir çay ve tatlı bir sohbet
gerisi iyilik güzellik....

Bütün aşklarını burada temize çekiyor küçük kız. Dibinin cam gibi göründiği, taşların bir bir sayıldığı kristal parlaklığındaki pırıl pırıl suyunda arınıyor tüm kirlenmişliklerinden.

Tertemiz sabahına uyandığımda biricik Datça’mın çıkıp gitmiş zihnimden yüzünün kıvrımları
Bedenimdeki acemi ellerinin iziyse girdiğim tuzlu soğuk suda kalmış
Şimdi, ne yüzünün kıvrımları var gözlerimin önünde
Ne de ellerinin izi bedenimdeSanki seni hiç tanımadım...
Belleğimde birkaç fotoğraf.
Siyah beyaz.
Puslu.
Koca bir deniz.
Küçük bir ada...
Canım Palamut’un gölgesinde usulca kayboluyor varlığın.
Sabah olmuş ve bitmiş sıcaklığın.
Şimdi sadece Palamut’un soğuk suyu, çakıl taşları ve ben varız
Dipdiri.
Tıpkı eskiden olduğu gibi.

Bütün bunalımlarını burada denize döküyor. Unutmak, unutmak ve yoluna devam etmek istiyor küçük kız.

Uzağım. Uzaklaşıyorum. Kalabalıkların ortasında yine yalnızım. Gidiyorum. Amaçsızım. Bir çöl ortasında susuzum. Denizin kenarında kıyıya vurmuş, unutulmuş bir kabuğum. Kalemime hükmü geçen ben değilim. Sıkıldım artık. Öylesine sıkıldım ki. Nereye gitsem benimle geliyor artık kuruntularım. Sakin bir limana çekmek istiyorum.
Sakin bir liman.
Sakin. Ve sessiz.

Ve birgün Palamutbükü’nün kıvrımlı ve uçurumlu yollarını teperken yolda uyuyakalıyor küçük kız. Sahilde oturduğunu görüyor. Karşıdan doğan kocaman kıpkırmızı ayı seyrediyor. Kalamarını yiyor. Birasını yudumluyor. Elinde defteri geçen gemileri kaydediyor sayfalara. Sahilde bir adamla karşılaşıyor sonra. Karşılaştığı yerde aşık oluyor kadın. Rüyasında. Palamutbükü’ne vardığında uyanıyor. Yüzünde bir gülümseme. Hatırlamıyor bile rüyasını.

Geceleyin, uykumun ortasında rüzgarın cama vurarak beni kendine doğru çağırmasıyla kucağımda uyuyan hırıltılı minik kediyi uyandırmaya korkarak usulca sarındığım battaniyemle çıktığım bükün sahiline ulaştığımda, ayağıma gelişigüzel geçirdiğim terliklerimi elime alarak, tuzlu suyla kucaklaştırıyorum uykudan yeni kalkmış patilerimi. Gecenin tadı başka. Burada günün, gecenin, sabahın, öğlenin her saatin her anın tadı başka.

Sabahın erken saatinde daha güneş doğmamış, Palamut’un çapağı daha gözlerinde gezerken, önüne taşlara uzanmış biri çıkıyor. Bir adam. Sabah saati insanlarından olsa gerek.
Sende mi uyuyamadın?
Yoo, diyor erkek. Ben buranın bekçiliğini yapıyorum.
Nasıl bir bekçilik bu diyor kız.
Sabahları Palamut’ta kaybolmuş ruhları topluyorum.
Sanırım sen de onlardan birisin. Ne işin var bu saatte buralarda, sevdiğinin yanına gitsene.
Sevdiğim burası diyor kadın.
Gün batmış,
Ay kıpkırmızı,
Karşıdan gülümsüyor.
Sadece onu selamlayacak ufak bir kıpırtı hissediyor içinde.
Onun dışında herşey kıpırtısız
Bük gibi
Bükün sessiz sahili gibi.

Uzun kiripiklerinin ve kısık gözlerinin ardına saklanmış yeşilini sevdim onun
İlkbaharın yeşiline uyumlu biricik Datçamda.

Bükün sessiz, huzuzlu, gerçek dışı dinginliği, yerli halkın cennetten fırlamışçasına gülümsemeleri, badem ikramları kızı sanki bir daha buradan geri dönemeyecekmiş hissine doğru sürüklemeye yetiyor. Küçük kız saçları iki yandan örülü, kısacık eteğiyle Datça’sının toprak yollarında denize doğru koşar adım ilerliyor.

Huzurlu kent. Olsa olsa sardunyanın kırmızısıyla begonvilin pembesinin savaşı olur burada. Hangimiz daha parlak diye? Bir de akşamüstü hüzünleri çöker insana. Yanına en iyi gidecek şeyse bükün insan canlısı sarı köpeği ile bir bardak yeşil limonlu cin toniktir. Daha da başka bir şeye gereksinim duymaz insan. Havadaki huzur ve cintoniğin acımsı tadı vücudun kıvrımlarına sinmiş en ince negatiflikleri bile çözmeye yeter.

Kız yine bir gün Palamutbükü’ne yolunun düştüğü gün öğrenir bunları. Hatta gecesine dönemez bile geriye ve hatta sabahına. Bana kalırsa küçük kız hiç dönemeyecek. Orada ne gördüyse, kızın peşini bırakmayacak. Kimseye de söylemeyecek. Orada kalacak.

Dönüşleri hep hüzünlüdür Palamut’un. Akşamüstü hüznünden farklı bir hüzün. Her seferinde döndüğüne üzülür, fakat tekrar gelecek olmanın verdiği güvene sığınır. Yokluğunda, özlemiyle avunur.

Yüreğinde sevdiğin varsa ve dokunamıyorsan, yanıbaşında olduğu kadar senden uzaktaysa... günün boş olduğu kadar doluysa... ve günlerden salıysa, mekan Palamutsa.
Vay haline.

Bitmeyen gün. Her anı, dakikası dolu dolu, ama bir o kadar da “boş”, bomboş geçen gün. Boş geçtiği kadar dolmaya meyilli.
Bir gün ne kadar dolabilir ki? “Boş” olduğu kadar. Zihnin boşaldığı, vücudun elektriğini bıraktığı yerde, dolduğu kadarıyla ayrılıyorum bükten.

Palamut’un sahilinden topladığı bir avuç dolusu taşı sevdiğine verdi küçük kız.

Başka türlü birşey benim istediğim demiş ya şair, hatta rengi başka, tadı başka demiş, havası ayrı hava, denizi ayrı deniz demiş, yazık dedim şaire, üzüldüm, gelmemiş buralara ya da gelmiş de sevememiş, hani herkesin dediği gibi, ya hiç ayrılamazsın buralardan ya da basar gider bir daha da uğramazsın...
Yazık, “işte burası” diyememiş şair...

Her gidenin büyüsüne kapıldığı, dönüşlerin çileye dönüştüğü bir anne sıcaklığına sahiptir Datça. Akıllara durgunluk veren dinginliği tüm ruhları sakinleştirmeye yeter.

Dünyanın geri kalanından farklıdır Datça’m. Kendine özgü ayrı bir mekandır. Memleketinden uzak, kimi zaman yurdundan çok diğer Akdeniz ülkelerine yakındır. Her yazı, misafir edip kendine aşık ettiği turistlerle, kışıysa, aşık olup ondan hiç vazgeçemeyenlerle doludur.
Dile getirilemeyen bir farklılığı vardır, ancak yaşayanların bildiği.
Bir tanedir o.

Küçük kız nereye gitse, hep yanında taşır kasabasını. Cebinde en son gittiği düğünden aldığı parlak bir kumaş parçası. Nereye gitse yanından ayırmaz, şans getirsin diye.

Yine muazzam bir düğündeyim. Tüm köy toplanmış, bademliğin altında, vur patlasın, çal oynasın. İçkiler ve birbirinden güzel yemekler. Evlenenlerin rakısından içmedin mi, keşkeğinden yemedin mi, kalkıp da harmandalı oynamadın mı o düğün düğünden sayılmaz. Yiyecek, içecek, oynayacaksın. En sevdiğin kahkahalarını atacak, o büyük coşkuya bir küçük coşku da sen katacak, tebriğini yapacak, yüzünde gülücüklerle evine döneceksin.

Yaşanmışlıkların getirdiği bunalımlarını da taşır olmuş beraberinde. Küçük kıza ağır gelir olmuş dünya. Aşksız ve Datça’sız.

Bir an gelir, kopar gider gövdem, başım ağrır, düşüverir. Suyun berraklığıdır kalbimin yansıyan temizliği.
Öyle bir yerdeyim ki, başka hiçbir yerde olmak istemeyecek kadar güzel bir yerde.
Maviliğin yüzeyinde parıldayan incilerden taç yapacağım ipek saçlarıma, sonra rüzgara bırakıp savuracağım, savrulsun.
Buklelerim haykırsın dünyaya yaşadığımı.
Kucaklayan kent, tüm negatif enerjimi al toprağına ve nötrle beni.
Aidiyetim burası. Hiç kimsenin, hiç bir başka yerin değilim ben.
Yüzümü yalayan rüzgar, beni donduran rüzgar, beynimdeki negatif düşünceleri de al uçur süpür götür beraberinde, dağıt yeryüzüne.

Yaşı büyüdükçe ayrılıklarının da arası büyüyor. Okullar bitmiş, tatiller azalmış, küçük kız şehrine dömüş. Yüreğinde Datça’sı hergün işinin yolunu tutar olmuş. Çocukluğun yazları Datça’da geçirildikten sonra, iş hayatının acı gerçeği beton gibi çarpmış suratına.
Sayfiye özlemi.

Her seferinde aklım kalır, ruhum kalır, canım kalır, içim kalır, düşerim.
Saçlarım uzun olsaydı da uzansaydı sana.
Salayım gitsin. Uçsun uçsun ve gamzelerine yapışsın. Bu gece de bitsin. Kavuşayım sana. Sana ve gülücüklerine. Gülünce kaybolan canım gözlerine.

Akşam güneşi omuzlarımda. Vuran aynı güneş. Senin nerende kim bilir? Senin de dudaklarındaysa güneş, omuzlarımı öpüyorsun demektir. Tüylerim ürperiyor, dudakların sıcacık...
Güneş dudakların, alevden pembe dudakların..

Aidiyet.

Beni bu denli bağrına basan başka bir kent olabilir mi?

Ayrılık.

Ayrılıklar ölüm gibi. Ne zaman tekrar tadına doyacak dudaklarım?

Küçük bir koy. Püfür püfür esen bir tepe. Kızın en sevdiği yer. Bisikletine atlayıp oraya gitmek ve tepede oturup içindekileri dökmek. Kimsesizlik ve yine sessiz bir aidiyet. Rüzgar saçlarını okşarken denize dalıp giden gözler.

Benimle ve benden uzaktasın. Buradayım. Yalnızım. Yalnız. Çiçekler var, Datça’m var. Yağmur ve göğün gözyaşları da bizimle. Seninle gülmek kadar ağlamak da güzel be Datça’m! Cıvıltılar sarmış yeryüzünü.

Uzun ayrılıkların ardından tekrar Palamutbükü’nde kız. Herşeyden, herkesten uzak ve habersiz, sadece sevdiğiyle. Başbaşa.

Herkesten uzak, sadece kendimleyim. Kendimle olmayı özlemişim. Kendimi kendimden çalan dünyadan uzak, bükün çakıllarına bırakıyorum bedenimi.

Herşey ne zaman başlamış? Ne zaman gönlünü kaptırmış kız Datça’sına? Kaç zaman olmuş?

Teninin tenime dokunduğu an başlamış ilişkimiz.
Tenim yokluğunda kuruyor. Tuzuna doymuyor bedenim.
Sarhoşluğun bile tadı başka. İçtiğim şarap, havanın kokusuyla birleşiyor ve bir yudumuyla tatlı tatlı döndürüyor başımı.
Şarap başka hiçbir yerde bu kadar ruhuma işlemiyor. İşlemiyor içime hiçbirşey yanımda sen olmayınca. Yanımda sen yokken ne şarabın tadı şarap, ne baharın çiçekleri kokuyor. Tatsız ve kuru hayat. Sensiz.
Yokluğunda çakılların sesi farklı. Melodisiz.
Sensiz ağzımın tadı bile kalmadı. Deniz bile tuzsuz yokluğunda. Su bedenimi kaldırmıyor. Batıyorum. Gel yanıma. Yanıbaşımda dur ve suya gir benimle, tuzu gelsin denizin ve kaldırsın beni. Yoksa boğulacağım.

Palamutbükü’ne gidiyor ve sahilde bulduğu sevgilisine soruyor kadın:
“Aşık olduğum sen misin yoksa memleketin güzelliği mi?”

2006 Ekim (Ankaralı Gezginler kitabında yayınlandı)

Yorumlar

En çok okunanlar

Isim Konusu

Melbourne Gerçekleri Volume 1

KIRKINI ÇIKARDINIZ MI?

Melbourne Gerçekleri Volume 2

Ayakkabılarınızı mı çıkarırsınız, galoş mu alırsınız?

AVUSTRALYA GÖÇMENLIK BASVURUSU

Turuncu Balık

Türkiye Tatili Sonrası Avustralya’ya Dönüş

Volunteer’lik ve Anglosakson Yabancılasması

Muscat'ta Yeni Eve Taşınma Macerası